Hint-Avrupalı Hititler'in Kafkasya ve Anadolu Macerası

Çarşamba, 15 Haziran 2005 12:00

Nart: Bize kısaca kendinizi tanıtır mısınız?

1985'den beri, Doğu Anadolu'nun, fazla bilinmeyen bir dönemiyle, MÖ ikinci bin yıllarla (özellikle de Protourartu) bağlantılı kültürlere dair arkeolojik belgelerin izini sürmeyi kendine iş edinmiş arkeologum. Doğu Anadolu-Kafkasya-Orta Asya Tunç Çağları uzmanıyım. Lisans eğitimim Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Hititoloji Anabilim Dalındandır.

Bu süre içinde Eski Çağ Tarihi, Latince ve Önasya Arkeolojisiyle ilgili formasyonlar edindim. Master tezim (Erzurum Çevresinin Protourartu Yerleşme Birimleri ve Seramiği) Erzurum Atatürk Üniversitesinden, Doktora Tezim de (Son Tunç-Erken Demir Çağında Doğu Anadolu ile Transkafkasya Arasında Gelişen Kültürel İlişkiler) Ankara, Hacettepe Üniversitesindendir. 1985'den, doktora tezimi tamamladığım 1995'e kadar, Doğu Anadolu'da başkanlığımda arkeolojik çalışmalar gerçekleştirdim. Bu gün uygulama aşamasına çoktan geçilmiş bulunan, başkanlığımdaki "Erzurum-Bulamaç Höyük Kazıları" , "Orta Asya'da Türk Kültürünün Arkeolojik Kaynakları, Türkiye-Rusya Federasyonu (Hakasya ) Ortak Arkeoloji Projesi, Orta Yenisey Vadisi (Güney Sibirya) Çalışmaları " ve "Tunç Çağları Avrasya Maden Endüstrisi, Kafkasya-Doğu ve Kuzey Anadolu Bölümleri Araştırmaları" başlıklı Kültür Bakanlığı ve TÜBİTAK-DPT projelerinin temeli, o yıllarda yapılan çalışmalarla atılmaktaydı.


A. Semih Güneri

Bunlara ilave olarak, Rusya Bilimler Akademisi, Omsk Şubesi ve Omsk Devlet Üniversitesi başkanlığında başlatılan ve Türk Tarih Kurumu Başkanlığının tavsiyesi üzerine, Türkiye'yi temsilen katıldığım "Batı Sibirya'da Bulunan Türk Tarihi Eserlerinin Araştırılması" adlı uluslararası proje, bu gün mesleki faaliyetler alanında geldiğim son noktadır.

Doktora sonrasında, formasyonum doğrultusunda (Kafkasya-Orta Asya arkeolojisi alanlarında faaliyet göstermek üzere) bazı üniversitelerden doğrudan teklifler aldım. 1996'da yapılan görüşmelerle şimdi bulunduğum üniversiteye 1997'de resmen atandım. Arkeoloji Bölümünün ve Kafkasya-Orta Asya Arkeoloji Araştırmaları Merkezi'nin kurulması da bu tarihleri izler.

Türkiye üniversitelerinde –nedendir- hiçbir şekilde okutulmadığı, çalışılmadığı ve enstitülerde araştırma konusu edilmediği bir "bakir" alana itilmem ve oralara yönelik projeler içine sürüklenmemin tek nedeni, elbette yalnızca kuru bir "merak" ile sınırlı değildi; fakat "o topraklara", yani Kafkasya'ya olan etnik kökensel bağlılığımın da yakından ilgisi vardı. Ama yine de, Anadolu'yu, onun proto tarihini doğrudan ve önemle ilgilendiren Kafkasya arkeolojisini yapmayı kendine iş edinmek için bir sebep aramadan, Kafkasya kültürlerinin, özellikle de bölgenin Tunç Çağı madencilik sanatının, bölge üzerinden giren etnik göçlerin Anadolu kültürlerini nasıl ve nereye kadar etkilediğini öğrenmek, göçebe/yarı göçebe hayat tarzıyla yerleşik düzen arasında gidip-gelen bir "geçiş" bölgesi niteliğindeki bu toprakları, bu haliyle, kurumsal düzeyde tanımlama çabasına doğrudan girmek gerekir diye düşünüyorum.

Arkeolojiden başka, müzikle de ilgiliyim. Her Kafkasya kökenli ailenin evinde bulunduğunu düşündüğüm "mızıka" bizde de vardı; büyüklerimizin (özellikle de bayanların) bu büyülü enstrümandan çıkarttıkları inanılmaz namelerin şaşırtıcı atmosferinde az bulunmadım, az etkilenmedim. Müzikle olan "ilgim", zaman zaman, örneğin geçtiğimiz yıl Danimarka'da yapılan Eurovision Şarkı Yarışması'nda, Türkiye'yi temsil eden şarkının, müzik ve aranjelerini yapıp, orkestrada piyano çalacak kadar alıp başını gidebiliyor.

Nart: Kuzey Kafkasya bilindiği üzere tarih boyunca önemli bir kültür bölgesi olmuş. Siz Kuzey Kafkasya'yı dünya arkeoloji tarihi açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?

Avrupa ve Ön-Asya Tunç Çağlarının gelişiminde ciddi boyutlarda rol oynamış Orta Asyalı (ve/veya Avrasyalı) kültürlerin, türlü etnik grupların batı ve güneye sürüklenişlerinde izledikleri önemli yollardan biri de Kafkasya üzerindendir. MÖ üçüncü ve ikinci bin yıllarda, Asyalı ve Hint Avrupalı eneolit ve Tunç Çağı kültür gruplarının Anadolu'nun doğusu, güneyi ve kuzeyine yönlenen göçleri; ikinci bin başlarından itibaren, kuzeyli Srubnaya, kuzeydoğulu-doğulu Andronovo (ve Karasuk) gibi Orta Asya'nın dominant Tunç Çağı kültürlerinin nokta hedeflerinde ve aynı zamanda yer değiştirme hareketlerinde, bu hareketler içinde değerlendirilmesi gereken Hint-Avrupalı Perslerin, bin yılın ortalarından itibaren İran'a girişlerinde kullandıkları yol ve/veya doğrudan hedeflenen noktalar yine Kafkasya toprakları olmuştur. Kafkasya bu uzun tarih serüveninde çok şey görmüştür; ancak tutucudur, etkilenme süreci yalnızca, o da çok genel anlamdaki "melez" tanımlamasıyla sınırlıdır. Kalıcı-geçici, barışçıl-savaşçıl, güçlü-güçsüz, çok farklı kültürlere mekan olduğu halde Kafkasya, bu hengame içinde sanatsal özünü mümkün olduğunca muhafaza edebilmiştir, hatta bu yönüyle çevre kültürleri bile etkilemiştir. Örneğin, madencilik sanatındaki ağırlığı, özellikle de Son Tunç-Erken Demir Çağlarında Doğu ve Kuzey Anadolu kültürlerinde, İran'ın bir kısmında ve -üstünde pek durulmuyor ama- Hitit madenciliğinin bazı detaylarında, şu ya da bu şekilde, ancak mutlaka hissedilmektedir.

Kafkasya bu haliyle, batıya sadece geçit veren bir "önemli kavşak" konumundan öte, kuzeydeki Kuban nehri bölgesinde sahip bulunduğu zengin bakır kaynaklarıyla, onları akıl almaz zengin şekillerde işleyen demircisiyle, özellikle de Maykop, Kostromskaya, Gagri, Pitsunda, Eşeri gibi kültür bölgelerine ait madeni eserlerde görüleceği gibi, madencilik sanatında "özgün stilini" yaratmış bir geleneğe sahip idi. Doğu'da, Urallarda bulunan kalay imkanını çok iyi kullanan ünlü "Altaylı Demirciler" , başka bir ifadeyle Andronovo ve aynı zamanda Karasuklu maden ustaları, batıda, Karpatların sunduğu aynı fırsatları değerlendiren Halstatlı, Srubnayalı, Fatyanovolu ve diğer Doğu Avrupa Tunç Çağı kabilelerinin yarattıkları madencilik sanatına has özelliklerin neredeyse hepsi, bir şekilde bu topraklarda, Kafkasya'da özümsenmiştir; çünkü bahsedilen bu kültür grupları bu topraklara şu ya da bu amaçla, ama en az birer kere gelip-geçmiştir. Bu gelişim içinde, genel olarak bir "melez" kültürden söz ediliyor olsa da, eski Kafkas halkı, Tunç Çağlarında, örneğin Koban tipli zengin süslemeler içeren emsalsiz güzellikteki balta ve diğer silahlarında, Kafkasya'ya özgü bazı altın-gümüş takılarında ve diğer madeni ürünlerindeki detaylara bakılırsa, kendine özel sanat tarzını ortaya koyduğu açıkça görünür.

Toprakları, doğal kaynaklarından başka, savunmaya yönelik mükemmel arazi şartlarına, sayısız akarsulara, otlak alanlara ve inanılmaz zenginlikte bitki örtüsüne sahiptir. Ve bu haliyle elbette batıya sadece geçit veren bir "önemli kavşak" konumundan ötedir Kafkasya'nın anlamı Tunç Çağlarında, Demir Çağlarında.

Hep o nedenlerle, sonuna kadar savunuluyorken hariçten "işgal etme" isteklerini; topraklarına kök salmış halkına rağmen "o"nu "alma" dürtülerini; hep savunmaya yönelik bir hayat tarzı benimsemek durumunda kalındığından olmalı, sert tabiatlı elbette, belki biraz tutucu, toprağını yaban gözden "kıskanan" gerçek sahipleri dururken "sahiplenme" içgüdülerini yabancının, körüklemiş durmuş yüz yıllardır Kafkasya. Tıpkı bu gün olduğu gibi. O nedenledir ki, bu gün hangi bakımlardan ne kadar önemliyse, dün de o bakımlardan o kadar önemliydi, hatta çok daha fazlasıyla.

Nart: Kuzey Kafkas Kültürü ve Tarihi ile Anadolu ve Mezopotamya kültürleri arasında bir bağ var mıdır? Varsa bunun niteliği tam olarak ne şekildedir?

Elbette, Yakın Doğu, Kafkasya, Orta Asya kültürleri arasında bağlar hep vardı. Bu gün Doğu Anadolu'nun yüksek yaylasını çalışan arkeologlar -Kafkasya kültürlerine atıflarda bulunsunlar bulunmasınlar- iyi bilirler ki, özellikle de Erzurum-Kars bölgesi, hiç değilse MÖ dördüncü bin yıldan Urartu dönemine (MÖ 9.-7. yy) kadar Kafkasya'nın bazen bir parçasıdır, bazen komşu kültür bölgesi olacak kadar Kafkasya'yla içli-dışlıdır. MÖ ikinci bin yılda, Doğu Anadolu'da bu "içli-dışlılığa" tanık olan sayısız seramik ve madeni buluntuların yanı sıra kuzeyde, Artvin'den itibaren, kıyı şeridini izleyerek Tokat-Amasya-Çorum bölgesine, yani Hitit çekirdek alanına doğru uzanan "Karadeniz sahilinde", Kafkasya'nın ilgi alanına doğrudan dahil bir "hat" söz konusudur. Bu hat boyunca, Kafkasya Son Tunç-Erken Demir Çağı kültürlerini temsil eden ve/veya o kültürden aldığı derin etkiler sürecinde detayda yerel özellikler ihmal edilmeden üretilmiş, dağınık durumda pek çok madeni silah-araç-gerecin varlığı bilinmektedir. Tarihsel anlamda pek çok şey demek olan bu çoğu tesadüfi buluntu topluluğu, aynı zamanda, o bölgede o yönde programlanacak yüzey araştırmaları ve onları izleyecek kazılar neticesinde ele geçirilebilecek muhtemel malzemenin niceliği-niteliği hakkında önemli bir ölçü sayılmalıdır ve o nedenle de nicelikçe küçümsenmemelidir. Ortada olanlar ve onların çağrıştırdıkları bu "silahlar"ı kullananlar da elbet onların üreticileri, yani sanatçıları, ne ki söz konusu kültürün temsilcileriydiler. MÖ ikinci binin ikinci yarısına ait olan bu silahların sahipleri, Hitit yazılı kaynaklarına göre, Karadeniz sahillerinde at koşturan, yarı göçebe hayat süren, hayat tarzlarına uygun biçimde savaşan, Yukarı Şehir 'in tapınaklarını sürekli yağmalayan, zaman zaman Hitit Devletini ciddi anlamda tehdit eden ve nihayet Hitit İmparatorluğunun yıkılmasında büyük rol oynamış Kaşkalı Düşman'dan başkası olmamalıydı. Kendilerine "Kaşkalı" denilen bu yarı göçebe grup, MÖ üçüncü bin yıldan itibaren Kafkasya üzerinden Doğu ve Kuzey Anadolu'ya fasılalarla giren savaşçı kabilelerin, Karadeniz bölgesinin bir bölümünü kendi hayat anlayışları ölçüsünde yurt tutmuş ve Hitit İmparatorluk döneminin sonuna dek bölgedeki varlıklarını sürdürmüş bir kolu olmalıydı. Hitit madenciliği üzerindeki Kafkasya "izleri" de, muhtemeldir ki bu ezeli "düşman"ın aracılığıyla geçmeydi. Kafkasya (özellikle de Kuzey Kafkasya madenciliği ile ilgili) kültürlerini bu uzak bölgelere taşıyanlar da bu kabilelerden (belki Kaşkalılar, belki de adları tarihe karışmış diğer pek çoklarından) başkası değildi.

Diğer taraftan, Ege ürünü kimi süs objeleri, Mezopotamya kökenli bazı cam ve madeni buluntular (örneğin, Merkezi Kafkasya'daki Hocalı Mezarlarında keşfedilmiş, üzerinde Asur Kralı I. Adad-Nirari'nin adı yazılı bakır boncuk), aynı bölgenin Faskau - Kumbulta bölgesinde ele geçen İran geleneğinde yapılmış kimi bronz objeler vs, bu dönemde, Kafkasya'nın yalnızca Anadolu ve Mezopotamya ile değil, aynı zamanda Ege ve hatta çok daha uzak noktalarla da bağlantıları olduğu söz konusuydu. Görünen o ki, bu bağlantılar, -Doğu ve Kuzey Anadolu'yla ilgili kimi istisnalar hariç- büyük ölçüde ticari ilişkiler sürecinde gerçekleşmiş, dolayısıyla kültür etkileşimleri de bu düzeyde bir yön takip etmiştir.

Bilinir ki, kültürlerin farklı iklimlere sürüklenmeleri, oralarda özümsenmeleri, başkalaşımları-değişimleri veya ırak noktalarda uzun vadeli kabullenilmeleri, ticari münasebetlerle değil, ancak kalıcı "kitlesel halk göçleriyle" açıklanabilirler. İşte böylesine bir "halk hareketi",MÖ üçüncü binin sonlarında, Kafkasya'dan başlayıp güneye doğru yönelen ve Filistin'e kadar uzanan bir hat üzerinde izlenmektedir. Arkeolojik belgeler gösteriyor ki, Erzurum-Kars yaylasını da kesinlikle içine alan Kafkasya bölgesinden yola çıkan, muhtemelen o toprakların yerli halkları veya, oradaki kültürü her hangi bir şekilde özümsemiş halk gruplarından oluşan muazzam bir göç kabilesi, anılan tarihlerde tüm Doğu Anadolu'yu kat ederek, kilometrelerce uzaklıktaki Filistin'e ulaşmıştır. Onları neyin bu göçe zorladığı kesin olarak bilinmeyebilir; bunun bir ya da birden fazla nedeni olabilir; artan nüfusun baskısı ve yeni otlaklar, topraklar, yeni barınma alanları keşfetme zorunluluğu, en mantıklısı da "bir ekolojik felaket" veya buna benzer pek çok zorlayıcı nedenler. Bu çok da fazla önemli değildir, ancak, açık ve net olarak biliniyor ki, bu göçlerin birinci elden tanığı "Karaz Kültürü"nün simgesi "Karaz Seramiği"dir. Güney Kafkasya'da, daha yoğun olarak da Erzurum-Kars bölgesinde karşılaşılan bu tür seramik, MÖ üçüncü bin yılın sonlarında Filistin'e ulaşmış ve bu tarihlerle beraber Fırat'ın doğusunda kalan Anadolu topraklarının hemen hemen her noktasında, Batı İran'da dahil olmak üzere MÖ birinci binin ortalarına kadar geniş alanlarda mevcudiyetini muhafaza edebilmiştir.

Belli ki köklerini Kafkasya topraklarından alan bu kültür unsurlarını oralara sürükleyenler, o kültürü o topraklarda yaratan-yaşayan, ancak nedendir bilinmez -belki bir ekolojik felaketti, kuraklıktı belki de- yurtlarını terk edip, göçmen kuşlar örneği gözlerini güneye, sıcak iklime, verimli topraklara çevirmiş halk yığınları; onlar, büyük bir ihtimalle, Karaz kültürüyle özdeşleştirilen halklardı, yani Hurriler.

MÖ üçüncü bin yılın ikinci yarısından itibaren Kuzey Mezopotamya'daki özel adlarından tanınan, Subarilerle aynı etnik kökene bağlanan Hurriler, Doğu Anadolu'nun kayıtlara yansıyan en eski halklarından biri olarak, bölgedeki etnik egemenliğini Demir Çağlarının sonuna kadar korumuştur. Hurri yayılım alanı, güney Kafkasya'dan itibaren, güneyde Hama'dan Hanikin'e (Kerkük'ün güneydoğusuna) dek uzanmaktaydı; güneybatıda Toros eteklerine, Kilikya bölgesine ulaşıyordu. Hurri halkı, ne İran'daki Persler gibi Hint-Avrupalı, ne de Mezopotamya'daki Sümer-Akad-Asur halkı gibi Semitik ırklardandı. Dilleri aglutine, eklentili (iltisaki) idi. Yani kelime sonuna peş peşe gelen eklerle cümle anlam kazanıyordu. MÖ ikinci bin yılın ortalarından itibaren Kuzeydoğu Anadolu siyasi yapısına damga vuran Hayaša Krallığını oluşturan halkların konuştukları dilin ne olduğu konusunda (bir iki yönetici adı dışında) hiçbir somut veri mevcut değildir; bunun yanı sıra Hayaša Krallığı dahil, bu döneme ait yani Protourartu süreci diye ifade ettiğimiz bin yılın kabaca ikinci yarısında, yer ve şahıs adlarından Hurri halkının egemen olduğunu bildiğimiz bu bölgelerde, genel anlamda Hurrice konuşulmadığına işaret edebilecek tek bir ize de rastlanmamıştır. Ancak hemen sonra, yani MÖ dokuzuncu yüz yıldan itibaren, bölgedeki Urartu halklarının konuştukları dilin, Urartuca'nın biz, Hurrice kökeninden gelen bir lisan olduğunu iyi biliyoruz. Bu durumda, Protourartu halkının da (Hayaša ve Dayaeni ve komşu diğer siyasi birlikleri etrafında toplanan ve daha sonraki Urartu kültürünün temelini oluşturan halklar) muhtemelen ya Hurrice ya da Urartular gibi aynı kökten gelen dil veya dilleri konuştuklarını düşünmek durumundayız.

Özünü Kafkasya topraklarından alan Karaz seramiğinin, Filistin'de, birden bire, kökensizce ve yabancı bir unsur olarak ortaya çıkışıyla, erken Hurri halklarının bu bölgelerde görülmeye başladığı tarihler aynıdır, yani MÖ üçüncü binin sonları; eğer bu bir tesadüf değilse ve özellikle de ikinci binin ikinci yarısından itibaren, Güney Kafkasya ve Batı İran dahil, tüm Doğu Anadolu'da pek çok yer ve şahıs adlarının Hurri kökenli olduğu dikkate alınırsa, Karaz kültürünü büyük göç dalgalarıyla güneye taşıyan halk topluluklarının Kafkasya'dan çıkan Hurriler olduğuna hükmetmek elbette zor değildir.

Nart: Kuzey Kafkasya ve Anadolu açısından Hint-Avrupalıların belirleyici bir rol oynadıkları tezini nasıl değerlendiriyorsunuz? Mesela Maykop kültürünün yaratıcılarının Hint-Avrupalılar oldukları görüşü doğru mudur?

Başta söylenmelidir ki, "Hint-Avrupalı Hitit halkı" nın ve onların "sanatları"nın, ne Kafkasyalı usta madencilerin yarattığı özgün Koban kültüründe ve ne de köklerini neolitik Çatalhöyük'ten alan geleneksel yerli Anadolu kültürleri içinde "etkili" olduğu konusu sanıldığı kadar "net" değildir. Net olan bir şey varsa, Orta Anadolu'da Hititler tarafından kurulmuş gerçek Hitit merkezlerinin parmakla sayılacak kadar azlığıdır. Onların Anadolu'ya gelmesiyle birlikte, Anadolu'nun geleneksel sanat anlayışlarında önce durulma sonra da giderek açıkça görülebilen bir gerilemenin izlenebildiğidir.

O nedenle bu soruyu, "Hititler"in Anadolu'ya hangi koşullarda geldiğini, Anadolu'daki varlığının ne demek olduğunu çok kısaca açarak yanıtlamak istiyorum. MÖ üçüncü binin başlarından itibaren artan nüfusa paralel olarak, gelişen ticari münasebetler, üretim patlaması neticesinde artı değerin fırlaması, doğal kaynaklardan maksimum düzeyde yararlanabilme durumu, Erken Tunç Çağı Anadolu popülasyonunun "refah" düzeyinin ciddi anlamda artışını getirmiştir. Bu dönemde, örneğin Orta Anadolu'da, her 10 höyüğün sekiz-dokuzunda mutlaka Erken Tunç Çağı yerleşmeleri vardır (Neolitik, Kalkolitik ve/veya Son Tunç Çağında bu oran neredeyse 1 bile değildir). Köy, kasaba, kent niteliğindeki bu büyüklü-küçüklü çok sayıdaki yerleşmeler, Erken Tunç Çağında Anadolu'nun siyasi-sosyal yapısını da oluşturuyordu: Muhtemelen barış içinde yaşayan, her biri ortalama 1500-2000 nüfuslu zengin-huzurlu "şehir beylikleri". Yaklaşık olarak bin yıl (MÖ 3000-2000) boyunca bu böyle gider. Üçüncü binin sonlarında, hiçbir şey eskisi gibi değildir; güçlü "beylikler" daha da güçlenir, yakın çevredekilere hükmeder, egemenlik alanlarını genişletirler ve böylece bölgenin siyasi yapısı da farklılaşmaya başlar; büyük ticaret ve moda merkezleri ve onların etrafındaki küçük kasabalar, köyler. Ticaret öylesine büyür ki, örneğin MÖ yaklaşık 2000-1750 yılları arasında, yani Asur Ticaret Kolonileri Çağı (ATKÇ) denilen dönem boyunca Asurlu tüccarlar sadece bu merkezlere sık-sık gelip-gitmekle kalmazlar, kentin çevrelerinde kendi "şehirlerini" kurarlar, burada evlenirler yurtlanırlar, ticaretse alır başını gider. Anadolu insanı ATKÇ 'nda, en iyisini yer-içer, en kalitelisini giyer-kuşanır, en güzel yerlerde konaklar ve sanatının da en üst noktalarında üretim yapar durur. İşte Hitit kabilelerinin MÖ üçüncü binin sonlarında yavaş yavaş Anadolu'ya girmeye başladıkları dönem, barış içinde sürüp giden bu "hayat"ın da, teknik olarak sonu olur. Birkaç yüz yıl içinde toparlanan ve Merkezi Anadolu'daki önemli şehirleri, yıl-be-yıl, tek-tek, "gece baskınlarıyla" kuşatan, yakıp-yağma eden bu Hint-Avrupalı gruplar, eskiden yakıp lanetledikleri (önemli bir ticaret merkezi ve stratejik öneme sahip olan) Hattuş karumu etrafında toplanıp krallıklarını kurarlar. Bu tarihlerden itibaren bölgede şu değişimler yaşanır: Barış içinde bir arada yaşayan beylikler düzeni, yerini, gücünü askeri zorbalıktan alan merkeziyetçi krallığa bırakmıştır; bu dönemde büyük şehirlerin neredeyse %70'i, neredeyse bin yıl bir daha yerleşilmemek üzere terk edilmiştir, refah düzeyi hiçbir zaman eskisi gibi olmamıştır; doğal olarak sanatta da ciddi bir gerileme kaydedilmiştir; tüm bu olumsuz gelişmeler yaşanırken askeri alanda inanılmaz başarılar elde edilmiştir; hemen hemen tüm Anadolu ve Ege savaşlarla, antlaşmalarla itaat altına alınmış, "İmparatorluk" toprakları belli bir tarihte Mısır'a kadar genişletilmiştir. Bin yılın sonlarındaysa, tarih "tekerrür" etmiş, kendilerinden daha savaşçı daha zorba diğer kavimlerin baskıları altında ezilip yok olmaktan kurtulamamıştır.

Hititler, yukarıdaki gelişmelere bakılırsa, "sanatçı" dan çok savaşçı bir yapıya sahiptir. Her ne kadar "Hitit Sanatı" diye her fırsatta göklere çıkartılmaya çalışılıyorsa da, o sanat "Hititli" olmaktan önce "Anadolu"dur, yaratanlarıysa Hint-Avrupalı Hititler değil Anadolu'nun yerli halklarıdır. Yani, dünyanın en eski yerleşme yeri olan Çatalhöyük'ü yaşayan halk. Kaldı ki, Hititlerin somut varlık gösterdikleri dönem olan MÖ yaklaşık 1750-1200 arasında, var olan sanatsal birikim giderek "soy"undan, özünden çok fazla şey kaybetmiştir. Hele hele, İmparatorluğun son yıllarında, çok iyi bilinir ki, eskiden sanatsal çeşitlemelere boğulan belli objeler, kap-kaçak vs, o gün, ancak ihtiyacı karşılayan, ikinci-üçüncü sınıf el işçilikleri yansıtacaktır. Hititlerin övünülecek nitelikteki başlıca becerileri, bizzat kendileri tarafından kurulmuş olan şehirlerin planlarında gizlidir. İşte gerçek "Hitit sanatı", muhteşem taş işçiliğinin de sergilendiği, surlar, potern (gizli yer altı geçidi) ve dini yapıların inşasında ortaya çıkar. Ancak bunlar daha çok kent savunma sistemleriyle ilgilidir ve onların askeri alanlardaki becerilerinin ürünleri olmaktan öteye gitmezler. O halde, Hititler büyük bir ihtimalle, Anadolu halkının geleneklerine yabancı olan, başka diyarlardan gelerek buraları yurt tutmuş farklı bir kavimin üyeleriydi. Eğer bu doğruysa, onlar, gelirken beraberlerinde, Hint-Avrupalı dilleri ve askeri zorbalıklarından başka, beraberlerinde kendilerine ait hiçbir şey getirmediler. Onlar, adları kayıtlara yansımış-yansıyamamış tüm Anadolu halklarınca dini, hukuki, edebi, mitolojik, astrolojik, tıbbi ve el sanatları alanlarında ortaklaşa yaratılmış zengin Anadolu kültür mirasının üzerine kondular. Onları yaşadılar.

Görüldüğü gibi, Hititler tarih boyunca yerli Anadolu kültürlerin yalnızca mirasçısı olmuşlardır ve bu görünüşüyle Kafkasya kültürlerini şu ya da bu şekilde etkilemiş olmaları zaten matematiksel olarak ihtimal haricindedir. Ayrıca, Kuzey Kafkasya Tunç Çağı kültürlerinin yaratıcılarını, o toprakların gerçek sahipleri olan sanatkar proto-Adıge halklarının köklerinden soyutlamak mümkün de değil gibi görünmektedir. Yüksek Maykop kültürü, tamamen Orta Asya Tunç Çağı kültürlerinin içeriğinde gelişen ve özgün Kuzey Kafkasya stilini açık biçimde yaratmış bir yerli Kafkasya kültürüdür. Bu birikim üzerinde eğer ille de başka bir dominant kültür etkisi aranacaksa, bu kesinlikle Hititler olmamalıdır.

Ayrıca, prehistorik Maykop kültüründen başka, genel anlamda Kafkasya'nın dört bir yanında, Kayakent - Horocoyev, Koban, (Koban-Kolhidik), Hocalı-Gedebey, Merkezi Transkafkasya, Verhnyaya - Rutha gibi zengin Tunç Çağı kültürlerini yaşayan Kafkasya halkının, ne olduğunu tam olarak bilemediğimiz Hitit "sanatı"ndan değil, tam tersine Hititlerin asıl Kafkasya halklarının sanatlarından öğrenecekleri pek çok şey olmalıydı diyoruz. Ve gerçekte onlar Kafkasya madenciliğinden pek çok da şey öğrendiler. Bu hususta söyleneceklerin tümü bunlardan ibaret değildir elbette; ve öyle zannediyorum ki önümüzdeki günlerde bu konular kendine daha geniş tartışma alanları bulacaktır.

Anadolu'da ve Kafkasya'da durum budur ve Hint-Avrupalı Hititlerin bu kültürlerin gelişimlerinde belirleyici rol oynamadıkları da ortadadır.

Nart: Anadolu'ya geçersek Hitit, Hurri ve Hatti dillerinin Kuzey Kafkas dilleriyle ilişkili olduklarını, hatta aynı kökenden geldiklerini belirten araştırmacılar var. Örneğin Hatti dilindeki aile, kabile, tanrı, yer adlarının bugünkü Adıge ve Abhaz dillerinde yaşadığı belirtiliyor. Bunu bilimsel açıdan nasıl yorumluyorsunuz?

Hititlerin konuştukları dil Hint-Avrupa dil grubuna, ya da aynı temel grubun Hint-Hitit şeklinde özetlenen branşına dahil bir lisandır. Burada, Hitit dilinin ve/veya Kafkas dillerinin gramer yapılarını inceleyecek değiliz, fakat, transkribe-tercüme edilmiş bir Hitit metninin içeriğindeki dile dair değerlerin Hint-Avrupalı özellikler gösterdiğini tespit etmek için bir hititolog ya da dilbilimci olmak gerekmediğini, bu sorunu temel dil bilgisi bilgilerimizle basitçe çözümleyebileceğimizi vurgulamak isterim. Kafkasya dillerinden, konumuzla ilgili olduğu için veriyorum, Abhazca'ysa, Kafkasya dilleri grubu' na dahil bir lisandır ve bu iki lisan o nedenlerle birbirleriyle aynı kökenden gelmezler. Öte yandan, az önce üzerinde kısaca durduğumuz Hurri dili, diğer Kafkasya dilleri gibi, Türkçe gibi aglutine (eklentili) bir dildir. Bu lisanlarda bir tek kelimeyle bir cümle oluşumu ifade edilebilir. Dil anlamını, kelime sonuna peş-peşe getirilen soneklerle kazanır. Urartuca da ve muhtemelen Protourartu halklarının genel anlamda konuştukları diller de, Kafkasya dil ailesi üyesi Hurrice'ye bağlı, onunla aynı köklerden gelen lisanlardı. Bu temel doğrular ışığında, Hititçe, Abhazca ve bu dille ilintili diğer günümüz Kafkasya dillerinin hiç biriyle kökensel bağlar içinde değildir.

Son yıllarda kimi yazar ve/veya araştırmacılar, bu alanda çok ilginç fikirler öne sürdüler; Hititçe metinlerde geçen bazı orijinal yer ve şahıs adlarıyla da desteklenmek istenen bu görüşler özetle, dil ve kültürel birikim bakımından Hitit, Luvi ve Pala gibi Eski Anadolu'nun Hint-Avrupalı kavimlerinin, kimi ölçülerde Kuzey Kafkasya kültürleriyle (örneğin Abhaz dili ve kültürüyle) olan kökensel bağlılıkları yönünde oldu. Hatta daha da ileriye gidilerek, Hititçe, Palaice ve Luvicenin Hint Avrupalı diller değil, fakat doğrudan Abhaz dili olduğu iddia edildi. Nart dergisinin, 17. sayısında (Mart-Nisan 2000: 38-47) Ümit Özveri adına çıkan İlkçağdaki Anadolu adlı yazıda, bu konudaki genel görüşlerin bir özeti vardır. İyi niyetle yazıldığından en ufak bir şüphem yoktur ancak, konunun uzmanı olunmadığı için, benzeri diğer çalışmalarda düşülen pek çok teknik-tarihsel-etimolojik hatalar burada da tekrarlanmıştır. İlk ve en önemli hatalardan biri Hatti sözcüğü üzerine kurulandır. Bu sözcük ile "Adıge-Adıge" sözcüğü aynı kökten olabilir, deniliyor ve Hatti, "Hatukoy" boy adıyla karşılaştırılıyor. Hatti sözcüğü Hitit öncesi Anadolu Tunç Çağı kentinden biri olan Hattuš'tan gelir. Başlangıçta kendilerini Kuššaralı adamın soyu şeklinde kimliklendiren gerçek Hitit halkı bu adı, daha sonra başkent yaptıkları bu kentten, Hattuš'tan aldılar. Bilinen ilk Hitit kralı II. Labarna, "Hattuşalı (adam)" anlamına gelen diğer ve daha çok kullandığı adını (Hattušili) yine bu kentten almıştır. Yerli Anadolulu olan Hatti sözcüğünün Hint-Avrupalı Hititlerle hiçbir organik bağlılığı bu nedenle yoktur. Diğer taraftan bu yazıda, birer Hitit kenti olan Nerik ve Pala-Tummana adları, Urartu'nun başkenti Tušba, Güneydoğu Anadolu'daki Mitanni ülkesi ve Wašuqanni şehrinin adlarıyla Abhaz boy ve şahıs adları karşılaştırılmıştır. Karşılaştırmalar teknik olarak kendi içinde tutarlıdır. Ancak, böyle olsa dahi, bu tür benzerliklerin her yörede her dilde karşılaşılabilir türden olduğu dolayısıyla iki lisan arasındaki akrabalık derecesinin tespitinin bu şekilde mümkün olamayacağı, yöntemin kesinlikle bilimsel olmadığı, hatta bu tür beyanların veya "tespitlerin" bilimsel çevrelerde "tebessümle" karşılanabileceği hususları dikkatlerden kaçırılmamalıdır.

Bir Doğu Anadolu-Kafkasya-Orta Asya Tunç Çağları uzmanı, ayrıca bir filolog olarak, dil-etnik köken-kültür bağlantıları gibi son derece hassas alanlarda "uzman" düzeyinde olmayanların kesinlikle dolaşmaması gerektiğini tavsiye ediyor, o alanlarda atılacak her adımın sorumluluğunu sadece "o adımı atan"ı değil, aynı zamanda konuyla doğrudan veya dolaylı olarak ilgili tüm fertleri, örgütleri ve yığınları da bağlayacağı gerçeğini anımsatarak, bu yönde yapılacak çalışmaların kurumsal platformlarda, belli programlar dahilinde, mutlaka uzmanlardan oluşan komisyonlarda, belki kılı kırk yararak ortaya konulacak yön ve hedefler çerçevesinde geliştirilmesi gerektiğini bilhassa vurgulamak istiyorum.

Nart: Sonuç olarak, çok merak edilen genel bir soruyla konuyu toparlamak gerekirse; bugünkü Adıge, Abhaz ve diğer bazı Kuzey Kafkas halkları eski çağlarda yaşamış olan Mezopotamya ve Anadolu kültürlerinin yaşayan akrabaları ya da kültürel / linguistik mirasçıları olarak kabul edilebilir mi? bu çizgide yapılan araştırmaların bilime katkısı ne şekilde olabilir?

Hititlerin konuştukları ve onu çivi yazısıyla karakterize ettikleri dilleri hiç şüphe yok ki Hint-Avrupalı idi. Elbette, her dilde bulunduğu gibi, Hititçe'de de, yazılı metinlerde görüldüğü gibi yabancı kelimeler bulunmaktaydı; ancak bunlar o dilin ne olduğuyla değil, fakat onu yazan katibin ne kadar iyi yabancı dil, yani Hurrice, Akadca, Protohattice bildiğiyle ilgili ayrıntılardır. Akadça o günün uluslararası yazışma dilidir, Hurrice dinsel terminolojiyle ilgili, Sümerce gelenekselliği olan lisanlardır ve katipler bunların tümünü iyi bilmekteydiler, yeri geldiğinde de onları belli kural ve gelenekler çerçevesinde, metinlerde kullanırlardı. Tıpkı günümüzde de olduğu gibi. Bundan başka, Hititlerle ilgili bazı yer ve şahıs adlarının tam karşılıkları ya da benzerleri bu gün Abhazca'da var olabilir; hatta bu sözcükler onlara doğrudan Hititler'den de geçmiş olabilir ancak bu durum iki dilin akrabalığını göstermez. Bu konuda, eğer zorlama olmazsa varılabilecek son nokta şudur: Hint-Avrupalı Hititler, yabancı bir halk olarak (tıpkı Hint-Avrupalı İranlıların atalarının MÖ ikinci binin ortalarında Kafkasya üzerinden İran'a girdikleri gibi), gerçekten Kafkasya üzerinden girmişlerse Anadolu'ya, geçiş yolu üzerinde yer alan Kuzey Kafkasya'da belki de bir süre kalmış olabilirler. İşte bu "kalış" belki de söz konusu edilen bu dil etkileşiminin nedeniydi. Eğer Kuzey Kafkasya dillerinde "Hititçe sözcüklere" rastlanıyorsa, kanımca bu, o iki dili konuşan halkların bir süre bir arada yaşamış olmalarından kaynaklanmış olabilir.

Kafkasya dillerinin Hitit diliyle olan "ilişkisine" gelince. Kimi Hint-Avrupalı özellikler gösteren (Asetince gibi) lisanlar ayrı tutulursa, Kafkasya dillerinin, örneğin Abhazca'nın Hint-Avrupa dilleriyle hiç bir şekilde bağlantısı yoktur. Başka türlü söylersek, Abhazca Hititçeye (ve/veya Luviceye ya da Palaice'ye) benzemez; bu iki lisan, farklı iki dil ailesinin üyeleridir; aynı zaman ve mekanlarda konuşulmuş oldukları düşünülse dahi biri diğerinin "arkaik" şekli filan asla olamaz, dolayısıyla bunları birbirlerine yaklaştırmaya çalışmak da zorlama olur ve bu da bilimsel değildir. Ayrıca, tamamen kişisel düşüncelerim olarak, Tunç Çağları boyunca, madencilikte ve diğer alanlarda sahip olduğu kendine has sanat anlayışlarıyla tarihe damgasını vuran yüksek Kuzey Kafkasya kültürlerinin yaratıcılarının, belli ki gücü temelde askeri zorbalıktan gelen, mirasını devraldıkları zengin Anadolu Tunç Çağı kültürünü, var oldukları zaman aralığının sonunda adeta "eriten" ve bu yönüyle "sanatı" tartışılır bir topluluğa "dil bağıyla" bağlanma isteğinin mantığını anlamıyorum; mantığı, bilimselliği olmayan bir yöntemle üstelik. Bunun yanı sıra Hurri dili konuşan halklar, az önce ifade ettiğimiz gibi, büyük bir ihtimalle Kafkasyalıdır.

Nart: Verdiğiniz bilgiler için size teşekkür ediyoruz.

[ Röportaj: Argun Başkan ]

BİLGİ / BELGE

  • Son Eklenenler
  • Çok Okunanlar
  • Rastgele