Kendine Doğru Bir Yolculuk: Maykop

Perşembe, 06 Eylül 2018 16:08

Küçüklüğüm; göç etttiğimiz topraklara dair anlatıları olan yaşlıları dinleyerek geçti. Kafkasya, dağları ve bereketi ile sanki masalsı Kaf Dağı gibi bir etki yaratırdı çocuk zihnimde. Kültürümüzün ve dilimizin, yaşadığımız coğrafyadan belirgin bir şekilde ayrı ve mistik bir tarafı vardı. Dedemin kendi elleriyle yaptığı büyük Adige evinde kocaman bir aile olarak,  kapısı herkese açık sımsıcak yuva kıvamında bir yaşantımız vardı. Düzce depremiyle evimiz kullanılamaz hale geldikten sonra sanki bir dönem kapandı.

Üniversite ve iş hayatının beni başka bir düzleme çekmesiyle tempolu bir yaşam mücadelesine giriştikten sonra kültürüm biraz daha uzaklaştı benden. Bu sırada çeşitli vesilerle çokça seyahat etme imkanı bulmuştum. Hindistana dahi gitmiştim. Son iki yıldır ise ben kimim ve bu dünyada ne işe yarıyorum  gibi sorular zihnimde daha çok yer kaplamaya başladı. Pek çok farklı şeye baktıktan sonra bu kadar kimlik politikaları yapılan günümüzde kendi kimlik aidiyet sorunuma eğilmenin önemini kavradım. Ailemin büyüklerinin de katkısıyla Kaffed'in düzenlediği Maykop gezisine katılma kararı verdim. Eğer yolunuzu kaybettiyseniz size yolunuzu kökleriniz gösterebilir sanırım.

Yolculukların ve gitmenin gücüne hep inanmışımdır. Her şeyi okuyabiliriz ya da izleyebiliriz lakin bir yerde bedenen bulunmak, o havayı içine çekmek, görmek, tatmak çok daha derin bir anlama imkanı sunuyor. Maykop yolculuğuna karar  verdikten sonra içimde bir ferahlık oldu.

Gezi günü gelip çattığında ziyadesiyle heyecanlıydım. Grubumuzdakilerle havaalanında tanıştık. henüz havaalanında Anavatan havası üzerimize oturmuş müzik yapmaya başlamıştık. Bekleme salonundaki herkesin bize eşlik etmesi yolculuğun ne kadar güzel geçeceğini haber veriyor gibiydi. 

Maykop‘ta bizi Adigey Cumhuriyeti Milli Eğitim Bakanlığı‘na bağlı bir rehber karşıladı. Rehberimiz Suat gittiğimiz andan dönüşümüze kadar bizi bir an yalnız bırakmadı. Ben Anavatanımda çok iyi ağırlanmış ve gözetilmiş hissettim kendimi oysa cesit çeşit şehir efsaneleri duymuştum yaşam koşullarına dair. Yaşam koşulları açısından Maykop elbette çok gelişmiş bir şehir değil ama Adıge kültürünün yarattığı karşılıklı saygı ve güvenlik duygusunu hissetmemek mümkün değildi. Her şey son derece sade olmasına rağmen fonksiyonel ve estetikti.

Doğa ve kültüre şahit oldukça aidiyet anlamında ruhumda, zihnimde taşların yerine oturduğunu hissetmek sanırım parayla satın alınamayacak kadar kıymetli benim için. Özellikle yeşil bir deniz gibi görünen dağlar, atalarımın nasıl bir ekolojinin içinde yaşadığını hissettirmekle kalmıyor adeta anlatıyordu. 

Genel olarak hızla duygulanan biri değilim, sanırım bir araştırmacı hastalığı. Her zaman olan bitenden biraz kendimi ayırıp gözlem yapmayı tercih ederim. Lakin benim de çok duygulandığım anlar oldu. Mafehable ziyaretimiz esnasında çocukların kendi arasında Adigabze konuştuğu an, en duygulandığım andı. Kendi topraklarımda çocukların aralarında Adigabze konuşup şakalaşmalarını görmek gözlerimi doldurdu. Buna benzer duyguları Adige Xase’de çocuk tiyatrosunu izlerken de hissettim.

Her ne kadar Adıgabze konuşulduğunda anlamasam da çocukların konuştugu Adıgabze bana hepsinden güzel gelmiş, onları dinlemekten büyük bir keyif almıştım. 

Benim ailem Adıgabzeyi bizden gizli bir şey konuşmak istediğinde tercih ettiğinden hep az biraz anlamış ama asla bir mizah ve kendini ifade dili olarak kullanmamıştım.

Benim geldiğim Düzce'de çoğunluklu sadece yaşlılar kendi aralarında Adıgabze konuşurdu. Ancak ne yazık ki çocukların konuşmadığı şakalaşmadığı, oyun dili olarak kullanmadıgı bir dilin sürdürülebilirliğinin zor oldugunu görmemiz lazım. Öte yandan böyle duygulanımlar, hem hüzün hem gurur içeriyor. Dilimizin canlılıgını orada görmek çok umut verici.

Yine de şunu asla unutmamak gerektiğini de fark ettim. Bir noktada eger kalpler birlikte atıyor ve ortak kültürel zemin bizi bir tornado gibi çekiyorsa dil dahi bir bariyer olmaktan çıkıyor.

Adige TV'den güzel dostlarımızla “google translate” üzerinden anlaştık mesela. Saatlerce ve sabırla google translate üzerinden birbirimizle konuştuk. Her gün spontan bir şekilde buluştuk. Bu da dilin dahi bir kültürün sonu olmadıgını gösteren çok güzel anlardı.

Geziyi mükemmel bir şekilde yöneten Thamatemiz Adnan Arslan kaç yaşında olursak olalım dilimizi öğrenebileceğimize dair bizi cesaretlendiren, ilham veren bir yaşam örneği. Nitekim kendisi 40 yaşından sonra hem konuşmayı hem de yazmayı öğrenmiş.
 
Bizim grubumuz dans ve müzik konusunda ciddi bir potansiyele sahip olsa da grubumuzda Adıgabze konuşan sadece Şamil arkadaşımızdı. Kendi soydaşlarımızla çevirmenle anlaşmaya çalışmak üzücü ve yıpratıcı olsa da ziyaret ettiğimiz tüm Kurumlarda kapılarda karşılandık, en iyi şekilde ağırlandık, Masada hepimiz birbirimize bir şeyler aktarmaya çalıştık, akışta konuşamadık belki ama anlamanın idrak etmenin yollarını bir şekilde bulduk.

Bir diğer duygulandıgım an müze ziyaretimiz sırasında oldu. Sanat her halkın sesidir derler ya, bana Adige olmanın ne oldugunu en iyi anlatanlardan biri de bu Adige sanatçı oldu. Adige evinin her halktan herkese günün her saatinde açık olmasını simgeleyen eserlerden, çok güçlü Adige kadınlarını anlatan tasarımlarına kadar bizim kültürümüzün dünyaya ne çok vaad ettiğini ve genlerimde ve tarihimde bu hediyelerin hazır paketler halinde bulundugunu hissetmek çok kıymetli.

Bizim, cinsiyetler, yaşlar ve kültürler arasındaki ahengi ve saygıyı kapsayan son derece kıymetli bir kültürümüz olduğunu sayesinde bir kez daha idrak ettim. 

Babamın anlattığına göre Adigeler Anadolu’ya ilk geldiği zamanlarda diğer halklar bize “siz ne enteresan bir halksınız yaşlılarınıza resmen tapıyorsunuz” demişler. Yaşlılara duyulan saygının kaybedildiği, halklar arasında karşılık tolerasın kaybedildiği şu çağda  kültürümüzün bize verdiği saygı kültürünün hem içinde yaşadığımız ülke hem de dünya için ne kadar kritik olduğunu ifade etmem gerek.

Doğayla ve yaşamla daha sert bir ilişki kurmuş yaşlılarımızın deneyimlerini almadan ilerlemenin tüm dünyada çok mümkün olmadığını düşünüyorum. Kökleri derine inmeyen hiç bir ağacın dalları göğe yükselemezmiş.  

Öte yandan Adige kültüründe gençlere ve kadınlara daha fazla alan açılması gerektiği konusunda bir aydınlanma yaşadım. Sonuçta her kültürün temel taşıyıcısı kadınlar. Bu konuda Adige erkeklerinin ikna olmaya çok hazır olduğunu gösteren genç ve ufuk sahibi gençlerle tanıştım. Gençlerimizin önünün açılmasının sadece bulundugumuz ülkeler değil dünya için kritik bir öneme sahip oldugunu hissettim.

Halklar arasında, cinsiyetler ve jenerasyonlar arasında toleransa ve saygıya dayanan kültürümle gurur duydum. Şu an dünya mirasına Adige olarak ne sunabileceğimi daha fazla idrak etmiş bulunuyorum.
 
Grubumuzda pek çok insanın farklı anlarda duygulandığını biliyorum. Ben sadece kendi hislerimden bir kesit vermek istedim bu yazıda.

Grubumuzdaki herkesin genel ruh halinden ve orada kurduğumuz tüm ilişkilerden memnunum, heybemi pek çok şeyle doldurmuş olarak döndüğümü söyleyebilirim. Birer yabancı olarak başladığımız gezimizde birbirinden kopmayacak dostlar olarak ayrıldık. En ufacık bir kargaşa yaşamadık, her şey su gibi aktı. Birbirimizi tanımasak da kültürel alt zeminimiz çok hızla sağlıklı ilişkiler kurulmasına olanak sağladı. Yardımlaşmamız, tartışmalarımız ve uyumumuz mükemmeldi. Elbette bu konuda thamatemiz Adnan Arslan‘ın çok payı var. 
Kendi adıma çıkardığım bir kaç sonucu yazının sonunda paylaşmak isterim.

1. Kurumlarımıza destek olmak ve diaspora anavatan arasında köprüler kurma çabalarını bir kaç iyi niyetli insana yuklememek cunku halk olmak sorumluluk gerektirir.
2. Dil öğrenmek.
3. Adige olmaya dair kültürel kodları mesleğime, insan olma çabalarıma yansıtarak kültürümün hediyelerini hem ülkemle hem de dünyayla çağdaş biçimlerde paylaşmak.

Son olarak bizimle ilgilenen tum Adige yetkililerine sonsuz tesekkur ederim. Ve dünyanın heryanına dağılmış adigelere kalbi sevgilerimi göndermek isterim

KÖŞE BUCAK YAZILARI

  • Son Eklenenler
  • Çok Okunanlar
  • Rastgele