Anavatan Çağırdı…

Perşembe, 22 Kasım 2018 09:41
  • Yazan  Serpil Dizdarlar

Uzun yıllardır düşünü kurduğum bir yolculuğa çıktım geçen ay.

Zihinsel hazırlığı epeydir tamamdı. Bir türlü uygun koşullar oluşmamıştı.

İnternete girildi, kız arkadaşlarla konuşuldu, tarihler tespit edildi, biletler alındı.

Adıgey’e, Maykop’a doğru yola çıktığım grubun içinde ilk kez Anavatanını görecek olan bir tek ben vardım. Benim heyecanım mı sirayet etti arkadaşlarıma yoksa yolculuk rotası mıydı bizi bu kadar heyecanlandıran? Hepimizin içi kıpır kıpır, hepimizin yüzünde tarifsiz mutluluk…

Başka bir ülkeye giderken alışık olduğum huzursuzluk yok bu defa üzerimde; bu defa içimde tarifsiz, tanımlanamayan bir gariplik! Acayip bir sevinç! Dizginlenemeyen bir merak!

Uzun zaman önce yitirilmiş bir sevgiliye kavuşacağım sanırsın! Köklerime doğru yolculuğum. Bir an önce kavuşmak istiyorum.

Ankara’dan İstanbul’a doğru bindiğimiz hızlı tren ne kadar yavaş!

İstanbul’a fazla vakit ayırmışım. Sair zamanlarda gezmekten büyük keyif aldığım İstanbul’daki yarım gün bitmiyor. Bir an önce uçağa binmek, bir an önce ver elini Kafkasya demek istiyorum.

Yol arkadaşım Yıldız (Şekerci) ablanın dikkatinden kaçmıyor bu halim, onun tabiri ile; kanat takıp uçacağım sanırsın!

Nihayet uçak saati geliyor. İstanbul’dan Krasnador’a doğru uçarken zihnimi durdurmaya çalışıyorum, hayal kurmamalıyım, gerçekçi bir yaklaşımla her şeyi gözlemlemeli, her anı zihnime yazmalıyım.

Uçağımız tam zamanında kalkıyor. Krasnador’da gümrükten sorunsuz geçiyoruz.

Bizi karşılayan araç ve rehber ile sabaha karşı Maykop’a ulaşıyoruz. Mesleki alışkanlık ile yol boyunca hiçbir tabelayı kaçırmadan her şeyi okuyor, küçük notlar alıyorum; Kuban, Tuapse, Adige Kale, Maykop, Woçepşiy…

Yıllardır adını duyduğum, hakkında bulduğum her şeyi okuduğum bu yerleşim yerlerini tabelalarda görmek bile tuhaf bir heyecan yaratır mı insanda, yaratıyor.

Özlem dolu şarkılar, şiirler çınlıyor kulaklarımda…

“Bu bir aldanış mı?

Yoksa var oluş mu yeniden?

Söyle bir son mu? Bir başlangıç mı? Bir dönüş mü? “

Diye soruyor Ümit Yaşar Oğuzcan

Bir başlangıç olmasını diliyorum içimden, yeni bir var oluş, kavuşmaların en güzelini yaşamaya hazırım. Sessizliğime gömülüp etrafı izlemeye koyuluyorum. Karanlıkta ne seçebildiğim kadarıyla yollar çok güzel, trafik sakin, çevre yemyeşil.

Karmakarışık duygular arasında kalacağımız eve varıyoruz. Eşsiz bir Maykop manzarasına hakim eve tam güneş doğarken girince, her pencereye koşup pür neşe etrafı birbirimize gösteriyoruz. Hızımızı alamıyor, fotoğraflar çekmeye başlıyoruz.

Çok doğru tarihler seçmişiz Maykop’a gelmek için. Bunu ilerleyen günlerde daha da iyi idrak ediyorum.

Maykop’ta ilk günümüz 28 Eylül, Adige Ulusal Kıyafet Günü.

Kıyafet gününe özel etkinlik Flarmoni’de. Öğleden sonra hazırlanıp çıkıyoruz. Flarmoni şehrin merkezinde. Karşısında ünlü mavi kubbeli Maykop camisi ve şimdiki adıyla Kardeşlik Heykeli bulunuyor. Lokasyonumuz Maykop’ta her yere yürüyerek ulaşmaya uygun. Biz de öyle yapıyoruz.

Hiçbir program dakika şaşmıyor. Türkiye’de sığındığımız Çerkes Saati burada işlemiyor.

Kıyafet gününe özel gösteri tam zamanında başlıyor. İslamey sahne alıyor.

Müziği, dansı, ritmi kendi topraklarında yakalamak bambaşka bir hismiş.

İnsan burada kendini gökyüzüne daha yakın hissediyor, gökyüzüne yakın hisseden biri için belki yaman bir çelişki ama toprağa daha huzurlu, daha emin basıyor aynı zamanda.

Yüzünü ne yöne dönse bakmaya doyamıyor. 

Maykop küçük bir şehir elbette. Fakat bir Maykop Parkı Ankara’da yok misal. Şehrin sakinleri günün her saatinde burada vakit geçiriyor. Park şehrin bir ucundan öbür ucuna uzanıyor, hangi sokaktan yürüseniz mutlaka sizi parkın bir noktasına çıkarıyor. Parka vardığınızda ise botaniğinden çevre düzenlemesine hayran kalmamak mümkün değil.

Yaşlılar için özel bir etkinlik gelenekselleştirilmiş sürdürülüyor parkta. Cumartesi günleri 60 yaş üzeri için özel dans günü. Belediye canlı müzik sağlıyor, 60 yaşını geçmiş kadın ve erkekler, bazılarına çocukları ve torunları eşlik ediyor, parkın özel bir bölümünde gönüllerince dans ediyorlar. Adigeler pek katılmıyor gördüğüm kadarıyla bu etkinliğe ancak oldukça keyifli bir grup buluşuyor orada.  

Maykop’ta sokaklarda umarsız, huzurlu gezebiliyorsunuz. Kimse sizi “Aman tek başına şu mahalleye girmeyesin” diye uyarmıyor. Aksine kadınlar günün her saatinde ne kadar özgür olduklarını, ne kadar rahat gezdiklerini anlatıyorlar.

Çok soru soruyor, sorularımla bazı dostları bıktırıyorum ancak aldığım cevaplarla yetinmiyorum. Müzeler yetmiyor bana gittiğim yerlerin tarihini anlamak için mezarlık ziyareti yapmayı seviyorum. Mezarlıkların tuhaf bir çekiciliği, etkisi var üzerimde. Grup arkadaşlarım garipsiyor önce bu isteğimi, sonra meraklarına mı yeniliyorlar, yoksa beni kırmak mı istemiyorlar bilmiyorum, sonuçta onlarda bana katılıyor.

Şehirdeki Rus mezarlığının ardından Adige mezarlığına gidiyoruz.

Rus mezarlığında gözlerim tarihi arıyor. Anlıyorum ki, aslında beklediğim kadar eski bir mezarlık değil burası. Sonunda 1864 ve öncesine dair izler arıyorum. Ancak, son derece dağınık, düzensiz, bakımsız bir mezarlık burası. Ortodoks geleneklerine uygun olarak her mezarın başında kâh metalden kâh betondan bir masa ve oturma yeri yapılmış. Özel günlerde buraya gelip uğurladıkları ile dertleşiyor insanlar.

Adige mezarlığının düzeni, temizliği etkiliyor önce beni. Mezarda sonsuz uykuya bırakılanın Müslüman olduğunu belli etmek üzere her mezar taşının üzerine bir hilal işlenmiş, taşlarda aile armaları da mutlaka yer almış.

Belli ki bu mezarlık da nispeten yeni. Kimse somut bilgi veremiyor olsa da mezarlıklar kurulmadan evvel cenazelerin köylere taşındığını tahmin ediyorum.

Sürgün ve soykırım tarihine dair izler bulamıyorum. Asıl aradığım belki de kendi aileme ait bir iz, tek tek taşları okumaya devam ediyorum. Büyük hüzün…

Mezarlıklar zaten hüzün değil midir!

Gezdiğim son mezarlık ise savaşlarla, açlıkla imtihan edilmekte olan dünyamız için önemli mesajlarla dolu.

Alman mezarlığı… Anlayana binlerce ders var bu mezarlıkta. 2. Dünya savaşında Rusya’ya esir düşmüş, büyük bir kısmı kurşuna dizilmiş Alman askerleri için kurulmuş şehitlik. Rusya Federasyonu’nda varlığı tespit edilmiş 30 bin alman askerinin naaşı peyder pey buraya naklediliyor. Mezarlığın girişindeki sütuna "Bu mezarlar sizi barışa çağırıyor!" diye işlenmiş olan yazı hepimizi duygulandırıyor.

DUYGU YÜKLÜ BİR GÜN

Maykop güncemizde özel ve önemli bir heyecana da tanıklık ediyoruz. Tıj İlkay Dönüş Yolu Misafirhanesi’nin açılışı var.

Bu misafirhaneyi birkaç kelime ile anlatmak ne mümkün… Mayasında vefa, sevinç, gurur, dostluk, arkadaşlık, imece, kadirşinaslık, fedakarlık, umut, heyecan, aşk olan bir yolculuğun meyvesi burası.

Tıj İlkay adını yaşatarak, dönüş yoluna gireceklere büyük bir hizmet sunacağından emin olduğum bu mekânı tarif etmek mümkün değil.  Sadece burayı görmek için, azimle neler başarılabileceğine şahitlik etmek için Maykop’a gitmek şart.

Yeni ve dönüşü önceleyen başka pek çok projeye ilham vermesini dilerken emeği geçen herkesi kutluyorum.

Misafirhane, ikişer kişilik odalardan oluşuyor. Yaklaşık 40 kişiye ev sahipliği yapabiliyor.  İnşaası gibi işletmesi de biraz imece ile başladı. İlk günlerde açılışa katılan pek çok kişiyi ağırladı. Bundan sonra sizleri de bekliyor…

Başta dediğim gibi, Maykop’a gitmek için seçtiğimiz tarihler çok doğruydu.

8. Uluslararası Adige Müzik ve Kültür Festivali’ne ardından Cumhuriyetin kuruluş yıldönümü etkinliklerine tanıklık ettik.

Sokaklarında şeşen oynadık, düğünlerde kafe... Ahengi de yakaladık, ritmi de…

Son derece profesyonel yönetilen bu etkinlikler boyunca İslamey’i, Nalmes’i  kendi vatanında dinlemek, izlemek bambaşka duygulara, bambaşka hedeflere yöneltiyor insanı.

Yaşadığın yerlerde köklerinle bağ kurmanın pek çok yolunu bulduğunu düşünüyorsun, ama bulduğun hiçbir yol vatan topraklarındaki kadar etkili olmuyor.

Bulduğum her fırsatta dağlara veriyorum kendimi.  Bazen menzile ulaşamıyorum, araba arızalanıyor misal ama keyfim hiç kaçmıyor. Araba yoksa yürüyorum. Ulaştığım ırmak kenarında büyük bir keyifle muhabbete dalıyor, suyla, sudaki taşla konuşuyorum.

Her olumsuzluğun içerisinde gülmek için bir neden buluyor, her patikanın ardından ulaştığım akarsuya, her tepeden baktığım vadiye hislerimi fısıldıyorum.

Gördüğüm her ağaca yaslanıp dertleşmek, gölgesinde düşler kurmak istiyorum. Yanımdakilerden utanıp sarılmak yerine her gördüğüm ağacı çaktırmadan okşuyorum. Yürüdüğüm yollarda rastladığım çiçeklerden tohum topluyorum.   

En büyük eksiğimi, anadilimi konuşamamanın ezikliğini içime atıyor, yüzümü güneşe dönerek çok samimi bir dilek tutuyorum.

 

KÖŞE BUCAK YAZILARI

  • Son Eklenenler
  • Çok Okunanlar
  • Rastgele