Çerkesce Düşünüp Türkçe Yazmak

Çarşamba, 15 Haziran 2005 12:00

Aziz Nesin, bir gün bir açıkoturumda Mehmet Ulusoy için "Bu Mehmet deli!" demişti. Gerekçesini de şöyle açıklamıştı: "Bu Mehmet, Adapazarlı feodal, varsıl bir ailenin oğlu. Galatasaraylarda falan okutulmuş. Ama kendine meslek olarak Tiyatroculuğu şeçmiş. Aptal bir oğlan da üstelik. Yahu insan Kapitalist ülkelerde Ticaret; Sosyalist ülkelerde Sanat'la uğraşır, değil mi? Bu tam tersini yapıyor. Türkiye gibi bir ülkede Tüccarlık yapacağına Sanatçılık yolunu seçmiş. Enayilik bunun yaptığı..."

Ben de yarı feodal bir aileden gelen biri olarak aynı aptalca yolu seçtim. Adam gibi banka müdürü olacağıma ( ki banka işletmesi bölümünü bitirdim) tutup önce tiyatrocu, sonra yazar ardından sinemacı oldum. Şimdilerde ise Televizyoncu suretinde görünüyorum.

Bununla da yetinmedim. Tüm sülalem, tüm hısım ve akrabalarımın hepsi sağ görüşlü olduğu halde, tutup bir de solcu oldum.

Kayseri, Maraş, Adana şeytan üçgeninde büyüdüm. Bu yöre, gerçek Türklerin; yani Avşarların, Kürtlerin ve Çerkeslerin iskan edildikleri Binboğa Dağları'nın çevresidir. Sürekli sakıncalı görülen, gözaltında tutulan bir yöredir bu yöre. Dadaloğlu direnişi Avşarların Binboğalara iskanı ile son bulmuştur. Kürt isyanının artığı Koçgirili Kürtler de aynı yöreye sürülmüşlerdir. Çerkesler de yaklaşık olarak Avşarların hemen ardından bu yöreye yerleştirilmişlerdir, 1860'larda. Yer daraldığı için Kurtuluş Savaşı'nın ardından, daha önce başkaldıran Ermeniler'e ise yol görünmüştür. Haçin Prensliği ve Şar komitacılarıyla birlikte.

Ailem Kafkasya kökenli Kabartay'lardandır. Akrabalık ilişkileri nedeniyle yazın Binboğalarda, kışın Çukurova'da yaşadık yıllarca. Gerek benim, gerekse Kadirli'deki akrabalarımın Yaşar Kemal romancılığına etkileri büyüktür (!).

Romanlardaki ağa tiplemelerinin bir çoğu ile İnce Memet'te ki Şahin Bey kişiliğini çizerken feodal akrabalarım ve babamdan yararlanmıştır. Yıllar önce belki de beni onurlandırmak için:

"Babanı, Çerkes Yahya'yı tanımasaydım Şahin Beyi ve Çerkesleri o kadar iyi yazamazdım." demişti. İyi de yazmıştı doğrusu.

Yaşar Kemal'i taa çocukluğumdan beri tanımamın, ona duyduğum, yazarlığına duyduğum sevgi ve saygının yazar olmamda çok büyük etkisi vardır sanırım. Ama ona, onun yazım biçim ve biçimine asla öykünmediğimi içtenlikle söyleyebilirim. Çünkü Yaşar Kemal tektir, ona öykünülemez. Öykünen de toparlayamaz, Yaşar Kemal tarzının labirentlerinde yiter gider.

Çukurova'nın ve Binboğa yöresinin benim kişiliğimde çok belirleyici bir etkisi olduğuna inanıyorum. Denizin ve dağın anlamını kavradım daha çocuk yaşımda.

Avşar bozlakları, Kürt ağıtları ve Çerkes ninnileri ile büyüyen bir insan olarak , "bir ortak kültürün ürünüyüm" diye düşünüyordum. Böyle olmaktan mutluyum. Hem alpin hem de mediteranien bir Anadoluluyum.

Anadilim Kabartayca bir yazı dili değildi benim için. Ama Kafkas Epopesi'nin o gizli gücünü hep taşıdım kendimde. Destansı anlatım Kafkas dillerinin bir çoğunda egemen biçemdir. O biçemi kullanmaya çalıştım.

Kafkas mitolojisinin, en başta Grek ve Anadolu Mitolojisinin kökeni, çıkış noktası olduğuna inanıyorum.

Ateşi tanrılardan çalan ilk Mitolojik kahramanın Sosruko adıyla Kafkasya'da ortaya çıkıp, Grek Mitolojisinde Prometeus'a dönüşmesinin çok anlamlı ve altının çizilmesi gereken bir bulgu olduğuna inanıyorum. Hititlerin Kafkas kökenli oldukları konusunda da kanıtlar var.

Çocukluğumda bellediğim bazı Kürtçe deyimler, bir Avşar bozlağının sözleri; özellikle Çukurova Türkçesinin anlatım ve yazım zenginliğinden olabildiğince yararlanmaya çalıştım. Ama ne var ki bu bir önemli gerçeği yaşamamı da engellemedi: Çerkesçe düşünüp, Türkçe yazdım. Bu durumun çok zor ve paradoksal olduğunu biliyorum ama böyle bu!

Kültür ya da Sanat sorununa gelince. Niye Sanat'ı, Sanatçılığı seçtim diye yıllardır düşünürüm. Eğitimimle (İktisat) seçtiğim mesleğin ilişkisini de bir türlü kuramam.

Kendimi 68 kuşağı içinde tanımlayabilirim. Orhan Pamuk'un kulağını çınlatarak "Bir gün bir kitap okudum. Ardından bir yürüyüşe katıldım. Bütün yaşamım değişti." diyebilirim. Bu yaşam biçiminin ücretini de ödedim.

Bu "bir gün"leri çoğaltabilirim. Örneğin: "Bir Cahit Atay, Asaf Çiyiltepe, Yılmaz Güney'i tanıdım tüm yaşamım değişti" de diyebilirim. Yaşamıma yeni boyutlar kattı bu insanlar.

Eğer bir gün AST'ta görev almasaydım kesinlikle başka bir yaşama yönelirdim. Tiyatro ile birlikte yüzyüze geldim Sanat'la ve bir daha ondan kopamadım. Varolmanın anlamını Sanat'ta buldum.

Nedir Sanat? Sanat olmasa ne olurdu? Benim ve insanların yaşamında ne kadar etkisi vardır Sanat'ın?

İnsanlık tarihi boyunca Sanat hep olmuş. Şöyle ya da böyle değişik biçimlerde ortaya çıkmış Sanat. Bütün dinlerin, dinsel törenlerin, Kutsal kitapların içinde bir "Sanatsal Yan" vardır diye düşünüyorum.

Şiir, epope, müziği katmış içeriğine tüm dinler. Onları daha çekici kılmaya çalışmış. Ritüeller koymuş; törenler...

Can alıcı nokta insan denen kavramla başlıyor. Doğayı ve kendini değiştire değiştire yazıyor İnsanlık Tarihini insanoğlu. Sürekli bir arayış içinde insan. Bir çok gereksinimini karşılayabildiği halde İnsanoğlu bir derin boşluğu da taşıyor beyninde, yüreğinde. Hep eksik bir yanı kalıyor. Acaba diyorum Sanat, insanda bu boşluğu dolduran bir şey mi? İnsanı diğer canlılardan ayıran en büyük özelliği düşünme yeteneği. Düşünmeye başlıyor sorular, sorgular, yargılar...

Ekonomideki "İhtiyaçlar sonsuzdur" ilkesi, maddi olmayan gereksinimleri de içeriyor bir bakıma. Tüm maddi gereksinimleri karşılanan insanoğlu içindeki boşluğu Sanat'la doldurabiliyor ancak.

Geçenlerde bir yazı okumuştum: Varlıklı olmakla, varolmak çok farklı iki kavramdır, diyordu yazar. Kimi insanlar varlıklı olmak için debelenirken Sanatçı, varolmanın peşinde koşar , diyordu. Varlıklı olmak isteyenler servet, varolmak isteyenler Sanat ve Bilim yaratmakla uğraşırlar, diyordu.

Peki burda ilginç bir saptama yapabiliriz. Varlıklı olmak isteyen hiç bir bireyin, kitlenin, toplumun önüne engeller konmazken, Bilim ve Sanat'la uğraşanlara neden engeller çıkartılır? Neden sakıncalı görülür Galile'ler, Brecht'ler... Picasso'nun "Guernica" tablosuna neden kızar Naziler? Puşkin'i neden sevmez Çar?

Mustafa Kemal'in çok sevdiğim bir saptaması var: Sanatçı, bir toplumda alnında ışığı ilk gören adamdır diyor. İşte bizi mahveden, başımızı belaya sokan o ışık. Ya o ışığın ardısıra gidersiniz ya da kimi Sanatçıların yaptığı gibi, sahte bir ışığın gelir geçer parıltısına kanıp, karanlığa düşersiniz.

Ya karşı çıkarsınız, ya yandaş olursunuz düzenin işleyişine. Ya toplumu (en başta kendinizi) değiştirme yolunu seçersiniz, ya kurulu düzene uyan bir kişi olursunuz.

Muhalif olmak Sanatçının en büyük özelliğidir. Günlük çıkarlar, günlük hedeflerle uğraşmaz Sanatçı. Günü kurtarmaya çalışmaz. Hep sorar, sorgular ve yargılar düzeni. İleri hedefler gösterir. Bu yüzden de başı beladan kurtulmaz pek. Değişim, gelişim... Sürekli değişim ve gelişimdir hedefi...

Öncelikle de kendini değiştirmekle başlamalıdır Sanatçı. Çünkü en kolay değiştirebileceği kişi kendisidir. Bu nedenle de Sanatçı bireysel gelişimini tamamlamadan ortaya çıkmamalı, dünyayı kurtarmaya kalkmamalıdır.

Ben, ardılı olduğum insanlar açısından, çok şanslı bir kişiyim.

Sanat'a tiyatroyla başladım ve çok iyi ustalarım oldu: Asaf, Güner, Sermet Ergin... Ve bir çok insan bana sanatsal serüvenimde yol gösterdi, büyük katkılar sağladı. Sinemada Lütfü Akad ve Yılmaz Güney'den çok şeyler öğrendim.

Hiç tanışmadığım ustaların izini de sürdüm bu arada: Fellini, Kurosava, Wajda, Banuel, Tarkowski, Bergman, Antonioni...

Yazın alanında ise Exupery başta olmak üzere büyük Amerikan ve Rus romancılarını okudum, inceledim. Güney Amerikalı yazarlara hayranlık duydum. Alman Hesse'yi, Böll'ü sevdim. Hayyam'ı, Şeyh Sadi'yi, Mevlana'yı, Yunus'u, Karacaoğlan'ı anlamaya çalıştım. Tiyatro, Sinema ve Yazın'ı içiçe sürdürdüm, taa baştan beri.

AST'den ayrılıp TRT'ye girdim bir sınavı kazanıp. Durmadan ürettim ilk on yılda. Acemi nalbantın yöntemini izledim. (1963-1973)

12 Genel Müdür, 20'ye yakın Daire Başkanı ve iki Askeri Darbe'ye rağmen sürekli ürettim. Ve bunun karşılığında 12 Eylül Askeri Darbesi sırasında TRT'den Afet İşleri Genel Müdürlüğü'ne uzman olarak atandım.

Uzun bir süre işsiz kaldım. Yargılandım, sorgulandım, aklandım...

Yeşilçam'a bulaştım; Senaryolar yazdım, oyunculuk yaptım... Gazeteciliğe döndüm. Bir yıl dayanabildim açlığa ve ilgisizliğe. Sakıncalı sakıncalı dolaştım uzun bir süre ortalıkta Yeniden Yazın'a sarıldım.

Yazın hayatına Çocuk Edebiyatı ile girdim. İlk kitabım hiç ummadığım bir ilgi gördü. Onbeş,yirmi basım yaptı GÜLİBİK. Almanca'ya çevrildi ve beş basım da Almanya'da yaptı. Filme alındı. Üç beş ödül kazandı uluslararası düzeyde ve Türkiye'de yasaklandı. Ve şu anda yasaklı tek film özelliğini de koruyor. Aziz Nesin ve Yaşar Kemal'den kitap üstüne beni gönendiren çok hoş mektuplar aldım, yüreklendim.

Burda bana çok ilginç gelen bir saptamamı aktarmak isterim size. Şikayet anlamında değil, salt durum saptaması olarak.

Ben hasbel kader TRT'nin o yıllardaki ilkel koşulları içinde ilk TV Dizisini gerçekleştirdim: Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz. Ama tüm TV eleştirmenleri, sinema yazarları Aşk'ı Memnu'yu gösterirler örnek olarak.

Görmezlikten, bilmezlikten gelirler Yaşar'ı, Sarıpınar-1914'ü... Bu yoksayılma, görmezlikten gelme beni üzmekten çok canımı sıkar. Bunu içtenlikle ifade edebilirim. Çünkü hiçbir kliğin adamı değilim ve bunun ücretini de yıllardır ödüyorum. Aynı durum Tiyatro ve Sinema/TV için de geçerli.

Ben, Sanat'ta torpile inanmıyorum. Bir kişi iyi sinemacı, iyi yazar, iyi oyuncu değilse, onu överek nasıl Sanatçı, Yazar, Yönetmen yapamazsınız; görmezlikten gelerek yok da edemezsiniz.

Bir gün, "bir Molla Kasım gelir, Sezar'ın hakkını Sezar'a verir" inancımı hiç yitirmedim. Bu mutluluğu Türkiye'de değil ama yurtdışında yaşadım ben. Abartılı övgüler, anlamlı ödüller ve yoğun ilgi gördüm. Peygamber değilim ama "Hiç kimseye kendi ülkesinde peygamber denmediği"ne bir kez daha inandım.

Artık bunca yıl sonra, bu yaşımda ne övgüleri, ne yergileri ne de yoksayılma tavırlarını ciddiye almamayı öğrendim. Mediatic olmamayı kendim seçtim. Çünkü dostum Refik Durbaş'ın saptadığı gibi "Yunus Emre'nin döneminde televizyonlar, eleştirmenler yoktu". Ama Yunus Emre hala var.

Türkiye, kediler gibi kendi yavrularını yiyen bir düzenle yönetiliyor yıllardır. Bir avuç yazar, Sanatçı, entelektüel de birbirlerini tırmalamakla uğraşıyorlar. Karanlık, izbe barlarda, her gece orda olanlar birbirlerini övüp, orda olmayanları küçümseyip, evlerine gidip rahat rahat uyuyorlar. Uyumayan ve uyutulmayan büyük çoğunluk, en başta gençler, kimin ne olduğunu hem onlardan, hem eleştirmenlerden daha iyi biliyorlar.

Ahmed Arif dostum bir tek kitapla, şişirilmiş şüera takımının canına otuz baskıyı aşan bir ilgiyle ot tıkamadı mı?

Ya Yılmaz Güney? Lütfü Akad? Aşıldı mı sizce? Yaşar Kemal, Aziz Nesin hala çok okunuyor. Nerde o ödül verdikleri büyük yazarları eleştirmen takımının?

Kötü paranın iyi parayı kovması gibi Türkiye'de bugün her alanda kötünün iyiyle savaşımı sürmektedir. Geçici bir durumdur bu. Gerek politikada, gerek Sanat'ta böyle gitmeyeceğine yürekten inanıyorum hala.

Bir toplum "ila nihaye", üstüne ölü toprağı serpilmiş gibi aldatılamaz, kullanılamaz... Ne globalleşme, ne Üçüncü Dalga teorileri ne de Liberalize edildiği sanılan ekonomik palavralarla oyalanamaz bunca dinamik Türkiye insanı. Bu bir geçiş dönemidir. Bu günler de mutlaka geçecektir.

"At izi ile it izinin birbirine karıştığı" bu günler geçecektir mutlaka. İşte bu geçişte sanatçılar turnusol kağıdı gibi olmalıdırlar. İyi ile kötüyü, yanlış ile doğruyu, Aydınlık Türkiye'nin aydınları, Sanatçıları, bilim adamlarıdır. Çünkü onlar Prometeus'un kökünden gelmektedirler. Bir gün güneşi zaptedecekler, ateşi Tanrılardan çalacaklar ve insanlığın önünü ışıtacaklardır.

Çünkü Paul Eluard'ın dediği gibi:

"Hiçbir zaman tam karanlık değildir gece."

Ve her gecenin bir sabahı mutlaka vardır.

KÜLTÜR / SANAT

  • Son Eklenenler
  • Çok Okunanlar
  • Rastgele