Sürgünün 125. Yıl Anma Etkinlikleri Çerkes Kültür Haftası

Perşembe, 28 May 2020 06:59

1970 yılında “Kamçı – Aylık Siyasi Gazete” ile başlattığımız ve 12 Mart 1971 askeri müdahalesinin ardından 1975’lerden itibaren Ankara Kuzey Kafkasya Kültür Derneği üzerinden kurumsallaşmaya ve kitleselleşmeye başlayan Anayurda Dönüş ve Ulusal Var Oluş mücadelemiz, 1979 Nisan ayında benim Ankara Kuzey Kafkasya Kültür Derneği Başkanlığından ayrılıp askere gitmem üzerine biraz ivme kaybetmeye başlasa da 12 Eylül askeri müdahalesine kadar nispeten örgütlü bir yapı olarak devam etti.

Kısaca “Dönüş Hareketi” olarak adlandırılan bu hareket, maceracı bir gençlik hareketi değildi. Asla silahlı bir mücadele öngörmüyordu. Sağ-sol çatışmalarının dışında kalmaya özen gösteriyordu. Tamamen hukuki ve demokratik bir ulusal var oluş hareketi idi. Evrensel hukuk ilke ve kuralları ile temel insan hak ve özgürlüklerini rehber edinerek, yürürlükteki yasaları ve reel politikayı gözeterek faaliyet gösteriyordu. Elbette asimilasyoncu politik baskılara ve genel olarak asimilasyona karşıydı. Çeşitli nedenlerle asimile olmakta olan, anadilini ve ulusal kültürünü koruyamaz, geliştiremez duruma düşürülen Çerkes halkının, kendi istek ve kararıyla demokratik, diplomatik ve hukuksal yollarla tarihsel Anayurdu olan Kuzey Kafkasya’ya, onun bir parçası olan tarihsel vatanımız Çerkesya’ya dönüşünü savunuyordu.

Bize göre Anayurda dönüş;

  1. Anayurda dönüş yapanların kendilerinin ve alt-soylarının asimilasyondan, ulusal-kültürel yok oluştan kurtulması,
  2. Anayurtta Çerkes nüfus azlığının yeniden telafi ve ikame edilmeye başlaması,
  3. Anayurtta anadil ve ulusal kültürün zenginleşmesi ve ömrünün uzaması,
  4. Böylece “kendi topraklarında kendi geleceğini belirleyen egemen bir toplum” olarak evrensel oluşuma özgün katkılarda bulunma olanağının yeniden oluşturulması ve nihayet
  5. Anayurt ile muhaceret ülkeleri arasında bir dostluk ve barış köprüsü oluşturulmasına, ülkelerimiz, özellikle Rusya Federasyonu ve Türkiye Cumhuriyeti arasındaki ilişkilerin iyileşmesine ve gelişmesine katkı anlamına geliyordu.

Bu amaç ve hedeflerin hangisine kimin nasıl bir itirazı olabilirdi ki!..

Dönüş hareketi, bu nitelikleri ve yapısıyla geniş halk kitlelerine ulaşıyor, önemli ölçüde taban ve destek buluyordu. Bu ise retçi, inkârcı, yok edici, tektipleştirici resmi ideolojinin hiç hoşuna gitmiyordu ama yapacağı bir şey de yoktu. Çünkü hareket yasadışı bir şey yapmıyor, yasal çerçeve içinde söylenebilecek şeyleri söylemeye, yapılabilecek şeyleri yapmaya çalışıyordu.

1980’e kadar Kamçı, Yamçı, Nartların Sesi gibi yayın organlarıyla Ankara Kuzey Kafkasya Kültür Derneği odaklı sivil toplum faaliyetleriyle “Anayurda Dönüş”ün önemi ve gereği geniş halk kitlelerine anlatılmaya, benimsetilmeye çalışıldı.

1980 ve sonrasında gündemimiz, bunun nasıl gerçekleşebileceğinin çalışılması ve Anayurda Dönüş’ün fiilen örgütlenmesi olacaktı.

Ne var ki, 12 Eylül askeri darbesi, zaten çağdaş uygarlık ölçütlerine göre çok gerilerde olan ülkedeki demokrasi düzeyini büsbütün sıfırladı, yok etti. Gizli-açık, anlı şanlı, ünlü örgütleri silindir gibi ezip geçti, demokratik kitle örgütlerini, siyasal partileri kapattı, demokratik hak ve özgürlüklerden söz bile edilemez oldu. Zaten henüz yenice kabuk bağlamaya başlamak üzere olan cılız Dönüş hareketi de doğal olarak ezilip dağıtılan hareketlerden biri oldu. Aslan Arı, Özdemir Özbay, Fahri Huvaj gibi hareketin önde gelenleri arasında görülen kimi arkadaşlarımız, sadece harekete içtenlikle destek vermeye çalışan, yayınlarımızı satan, dağıtan, abone bulmaya çalışan bazı değerli kardeşlerimiz, isimsiz kahramanlar gözetim altına alındı. Hatta kimileri mahkûm bile edildi.

 Oysa hiç birinin yasa dışı işlerle herhangi bir işi, ilişkisi söz konusu bile olamazdı; Aslan Arı, yetkin ve yetenekli bir mühendis olarak Devlete hizmet eden mütevazı ve saygın bir müteahhit idi,  iş adamıydı, üstelik bir sağ partiden belediye başkan adayı bile olmuştu. Özdemir Özbay, DSİ’nin avukatı olarak devletin nice müzmin sorununa çözüm üretmiş, devleti milyarlarla ifade edilebilecek zararlardan kurtarmış, belki devlete milyarlarla ifade edilebilecek gelirler, kazançlar sağlamış, hiçbir yasadışılıkla ilişkilendirilemeyecek saygın bir kamu avukatıydı. Bense öğretmen olduğum için cunta tarafından potansiyel suçlu ve şaibe altında görülebilsem bile, iki ay erken terhis edilmemiş olsaydım o 12 Eylül darbesini yapanlar içinde yer almak zorunda kalacak bir yedek subaydım. Yani biz de, kimse de bizim gözetim altına alınmamızı beklemiyor, aklına bile getirmiyordu. Ama cunta havadan nem kapıyor, öküz altında buzağı arıyordu. Milleti, özellikle de düşünen, üreten, konuşan, sorgulayan aydın, entelektüel kesimi susturup sindirerek tümüyle toplumu hizaya getirmek, toplumun tüm bireylerini hiçbir şeyi sorgulamayan, kendi kişisel işi dışında başka bir şeyle memleket meseleleriyle filan ilgilenmeyen, itirazsız emre itaat edecek emir erleri, apolitik robotlar haline getirmek istiyordu.

Bunda önemli ölçüde başarılı olduğunu da kabul etmek gerekir. Nitekim 12 Eylül’ün baskıcı mevzuatı bile hala temizlenebilmiş değildir. Daha doğrusu, iktidara gelen ve gelme olasılığı bulunan siyasal partiler hazır ellerinde buldukları bu mengene-kıskaç olanağını elden bırakmak istemediklerinden ciddi bir tasfiye faaliyetine girişildiğini bile söylemek kolay değildir.

12 Eylül cuntası, Türkiye Cumhuriyeti Devletine ve milletine, bir daha kolay kolay değiştiremeyecekleri,  sapamayacakları bir rota çizmişti. Rotadan çıkan olursa da vesayet makamları Demokles’in kılıcı gibi tepelerinde duruyordu.

Cunta tarafından çizilen cendere içerisinde derneklerin çalışmasına 1984 yılında izin verildi. 1980 öncesi dönemin önde gelen sorumlusu kabul edilen öğretmenler başta olmak üzere asker, polis, yargı, mülki idare, maliye, tapu-kadastro mensupları gibi pek çok memur kategorisinin derneklere üye olmaları yasaklandı. Yani bir bakıma derneklere üye olma hakkı yalnızca işsizlere, işçilere, küçük esnafa, iş adamlarına ve serbest meslek erbabına özgüleniyordu.

Bu dönemde bir yandan tarihin ve konjonktürün bana ve benim durumumdaki arkadaşlara başlattığımız hareketi geliştirerek sürdürme, dönüş yollarını çalışma ve dönüşü örgütleme gibi bir misyon yüklediğini hissediyor, bunun sorumluluğunu duyuyordum ama bir yandan da derneğe üye bile olamıyordum. Ayrıca yaşadığım ve tanık olduğum birçok olay ve gözlemlerim sanki ruhumda, zihnimde büyük bir travma yaratmıştı. Zaman zaman kendimi Timur’un fil hikâyesindeki Nasreddin Hoca gibi hissediyordum. Elbette Donkişot da olamazdım. Öğretmenlikten istifa edip yeniden sivil toplum aktivisti olarak misyon mücadelesini çekmeye soyunmayı göze alamadım. Başka sorumluluklarım da vardı. Ailemi geçindirebilmek için uygun bir işe, gelire, düzenli bir hayata ihtiyacım vardı. Maceraya atılamazdım.

Çaresizlik içinde, Derneğin yeniden açılması ve çalıştırılması için öteden beri bize muhalefet eden; bizi gıyabımızda kâh “gomonis” kâh “Rus uşağı” olmakla suçlayıp karalamaya çalışan “büyüklerimizi” göreve davet ettik; “neyi nasıl yapmak istiyorsanız buyurun, yapın. Biz de emrinizdeyiz” dedik.

Süre istediler. Kendi aralarında toplantılar yapmışlar. İki hafta kadar sonra “yok, biz anlaşamadık, yapamıyoruz. Siz gene bildiğiniz gibi yapın” dediler.

Aslan Arı, göreve talip oldu. Onun başkanlığında, Derneğe üye olma hakkına sahip olanlar arasından bir liste oluşturuldu. Elbette bizler de dışarıdan elimizden geldiği kadar destek olacaktık.

12 Eylül faşizmi toplumu sindirmişti. Ok-yay, kama-kılıç ve atın moda ve başat olduğu dönemlerde Anayurt Çerkesya’da atalarımız baskın ve yıkımlarla, soykırım ve sürgünlerle sarsılmıştı ama yıkılmamış, kahramanlık destanları yazmışlardı. Lakin sürgün ile üzerinden Anayurt zırhı çekilip sıyrılan, dilini-kültürünü bilmediği topraklarda dağıtılıp serpiştirilerek doğal direnci kırılan, adı, soyadı değiştirilip kimliksizleştirilerek özgüveni örselenen o kahraman ataların alt soyları, sanki çok daha fazla sindirilmiş, üzerine ölü toprağı serpilmiş gibiydi. Ne bir talepte bulunuyor, ne yapılan çağrılara yanıt veriyordu. Çayda şeker gibi eriyip tükendiğinin ya farkında değildi ya da farkında olsa bile sanki bunu kaçınılmaz bir kader sayıp sineye çekmiş, yok oluşa razı ve teslim olmuştu.

Dernekte de 70’li yılların ortalarından itibaren yerleştirmeye çalıştığımız katılımcı, çoğulcu, demokratik çalışma ve etkileşim ortamı, demokratik merkeziyetçi yapı ve işleyiş bir daha kurulamadı.

Önce 25. Yıl

Toplumu biraz gıdıklamak, uyanmasına yardımcı olmak üzere önce suya sabuna dokunmayan, herhangi bir risk içermeyen, herkesin çekinmeden katılabileceği bir sosyal ve kültürel etkinlik icat ettik. O güne kadar hiç yapılmamış, belki akla bile gelmemiş bir etkinlikti bu. Derneğimizin 25. Kuruluş yıldönümünü kutlayacak, o zamana kadar hizmet etmiş başkanlara şükran plaketi sunacaktık. Bunun tüm toplum kesimlerinde kabul göreceğinden, kimseyi de ürkütmeyeceğinden emindik. Buna hazırlanırken kurumsal hafızamızın ne kadar zayıf, hatta yok olduğunu üzülerek gördük. Rahmetli Süleyman Yançatoral ile birlikte nice zorluklarla ulaşabildiğimiz bilgi-belge kırıntılarıyla ancak küçücük bir 25. Yıl kitapçığı hazırlayabildik.

25. Yılımızı suya sabuna dokunmayan, kadirbilirlik, büyüğe ve emeğe saygı içeren gayet masum bir programla kutladık. Gençlerimiz halk danslarımızı sergilediler. Çocuklarımız halk şarkılarımızı seslendirdiler. Eski başkanlara plaketlerini takdim ettik. Yeni dönemde de dernek olarak aklı başında işler yapacağımıza, korkulacak, çekinilecek bir şeyler yapmayacağımıza ilişkin güçlü bir mesaj vermiş olduk.

Derneğimizin 25. Kuruluş yılı kutlama etkinliğinden sonra dernek biraz daha canlanmaya, gelen-gidenler artmaya başladı. Bense hala misafir sıfatıyla kimlik bırakıp ziyaretçi kartı alarak girebiliyordum derneğe.

125. Yıl Çerkes Kültür Haftasına doğru

Bir yandan derneğin rutin çalışmaları yürütülürken bir yandan da iki büyük gündem belirledik. Biri; 1978’de kurduğumuz ama 12 Eylül rejimiyle kesilen Anayurt ile ilişkilerimizi yeniden kurmak, ikincisi de; Anayurt’tan sürülüşümüzün 125. Yılı vesilesiyle ses getirecek ülkeler arası katılımlı büyük bir ulusal kültürel etkinlik yapmak.

İkisi de zor ve riskli idi.

Bir defa toplum hala korku içindeydi, Dernekler hala cenderedeydi, üyelik kısıtları devam ediyordu. Uluslararası ilişki kurmaları, yurt dışında bir faaliyete katılmaları, yurt dışından birini davet etmeleri, konuşturmaları yasaktı. Yabancı uyruklu birini konuşturmak için önce konuşmacının pasaport-kimlik fotokopileri, biyografisi, yapacağı konuşmanın içeriği, özeti yetkili makamlara günler öncesinden verilip izin alınması gerekiyordu. 12 Eylül dikta rejimi hala tepemizde Demokles’in kılıcı gibi duruyordu.

Ama 125.yıla daha hayli zaman vardı. Belki o zamana kadar askeri yönetim biraz yumuşayabilir, normalleşebilir, kimi kısıtlar kaldırılabilirdi.

Bu umut ve düşüncelerle 125. Yıl Çerkes Kültür Haftası etkinlikleri için öneri toplamak ve kamuoyu oluşturmak amacıyla kimi kurumlarımızla, kanaat önderlerimizle, deneyimli sivil toplum aktivistlerimizle ilişki ve iletişim kurmak üzere Dr. Necdet Hatam görevlendirildi. Bandırma’da bulunmasına rağmen Dernekler arası çalışmalar, Kaf-Kur süreci içindeki taze ve sağlıklı ilişkileri nedeniyle bu görevin Necdet’e verilmesi uygun görüldü, tercih edildi. Mutfak çalışmalarını daha çok rahmetli Süleyman Yançatoral ve ben başta olmak üzere Ankara’daki arkadaşlar olarak biz yürütecektik.

Ulusal konulara duyarlılıkları, sivil toplum çalışmalarındaki deneyimleri, bilgi birikimleri ile kanaat önderi konumundaki bazı kişilere ve kimi derneklere mektuplar yazıldı.

Belirttiğim gibi, bundan başlıca iki önemli beklentimiz vardı: Birincisi; deneyimli kanaat önderlerimizin ve kurumlarımızın konuya ilişkin görüş ve önerilerini almak, ikincisi de konuyu daha geniş kitlelere duyurarak kamuoyu oluşturmak. İkincisi bir ölçüde gerçekleşmiş sayılsa da birincisinin pek gerçekleştiği söylenemez. Ne yazık ki genel olarak toplumumuz okuma-yazmaya, özellikle de yazmaya biraz mesafeli olduğu için mektuplara beklenen cevaplar gelmedi. Gelen birkaç cevap da manevi destek, başarı, iyi dilek ve temenni içerikliydi.

125. Yıl etkinliklerinin içeriklerini ve programını rahmetli Süleyman ve ben başta olmak üzere daha çok Ankara’daki arkadaşlarla birlikte oluşturduk.

Anayurt ziyareti

125. yıl etkinliklerinden önce hem Anayurt’la kopan ilişkilerimizi yeniden kurmalı, hem oradan da konuklar davet etmeliydik. Bu işi bir-iki dernek yöneticisi ile yaptığımız takdirde, bunun hem uluslararası faaliyet yasağına takılması, yeni soruşturmalara konu olması tehlikesi vardı hem de belki dil yetersizliği gibi nedenlerle Anayurt ile arzu edilen düzeyde sağlıklı bir diyalog ve ilişki kurulamayabilirdi. Dolayısıyla Dernek kaynaklı resmi, kurumsal bir gezi yerine, ailece yapılan insani bir akraba ziyareti biçiminde gerçekleştirmenin daha doğru ve uygun olacağına karar verildi.

Benim Dernekte hiçbir görevim yoktu, hatta belirttiğim gibi sıradan bir üye bile değildim. Ayrıca koşullarım Anayurt’a ailece bir gezi yapmaya hiç uygun değildi. Hem çocuklarımız küçüktü hem de ekonomik durumumuz uygun değildi. Buna rağmen, Anayurt ile ilişkilerim, çevrem, deneyimlerim ve anadilimizi nispeten daha iyi biliyor olmam nedeniyle bu geziye bizim de katılmamız gerekli görüldü. Koşullarımızı zorlayarak eşim Düriye Kardan-Huvaj ile birlikte katıldık.

Moskova’da rahmetli Prof. Dr. Sıkhun Hasan ile Nalçik’te rahmetli Huvaj Muhamethayr ve başka birçoklarıyla Maykop’ta da rahmetli Şhalaxhue Abu, Murete Çepay ve başka birçoklarıyla görüştük. Gayet yararlı ve verimli bir seyahat gerçekleştirdik. Bu geziye ilişkin izlenimlerimiz Kafdağı Dergisinde yayınlandığı için burada ayrıntılara girmeye gerek görmüyorum.

125. Yıl Kültür Haftası

Döner dönmez Anayurt’tan yapılacak davetleri planlamaya koyulduk. Çünkü o zamanlar inanılmaz bir bürokrasi vardı. İşlemler çoktu, hem zaman alıyor, hem de emek vermek, uğraşmak gerekiyordu. Önce noterden düzenleme biçiminde bir davetiye ve kefaletname hazırlanıyor, sonra o davetiyedeki noterlik mührü Valiliğe tasdik ettiriliyor, sonra o valilik mührü Dış İşleri Bakanlığına tasdik ettiriliyor, apostil yaptırılıyor, Sovyetler Birliği Konsolosluğuna onaylatıldıktan sonra davet edilen kişiye postalanıyordu. Posta gönderisi de ancak 20 günde muhatabına ulaşabiliyordu. Bu defa muhatap bu davetiyeyi alarak pasaport çıkartmaya, pasaportu varsa yurt dışına çıkış izni almaya koyuluyordu. Bunlar da bir zaman, emek ve masraf demekti.

Yaptığımız planlamaya göre Huvaj Muhamedhayr’ı wunequeşım olması itibariyle eşiyle birlikte ben davet edecektim. Murete Çepay’i eşiyle birlikte davet etmek, ikisi de bekâr olan Miraç Baştuğ ile Yusuf Taymaz’a düşmüştü. Sıqun Hasan ve başkalarını da güvendiğimiz birilerinin davet etmesini planladık ve önerdik. Kimse “hayır” demedi ama ne yazık ki, neredeyse kimse sözünde durmadı; davetler ya yapılmadı ya da zamanında yapılmadığı için katılımlar gerçekleşemedi. Sonunda Sıqun Hasan’ı da ben davet etmek zorunda kaldım. Hem Hasan hem Muhamedhayr bizim aileye acıyıp yük olmamak için eşlerini getirmediler, yalnız geldiler. Murete Çepay ve eşi de zamanında davet edildiler ve geldiler. Rahmetli Osman Çelik’in davet ettiği rahmetli Şhalahue Abu oldukça geç katılabildi. Dumen Hasan, geç de olsa geldiği halde etkinliğimize katılamadı. Zamanında davet edilemeyenlerin kimileri de pasaport-vize işlemlerinin yetişmemesi nedeniyle hiç gelemediler.

Bu arada Eskişehir’de yaşayan ve çocukluğundan beri görmediği babasını ziyaret amacıyla gelen, ancak babasının ölümünden sonra Eskişehir’e ulaşabilen rahmetli Derbe Aslan’ı da burada saygı ve rahmetle anmak isterim. Acılı, yaslı haline rağmen bir ulusal görev kabul ederek, ricamızı kırmadı, etkinliğimize katıldı ve davudi bas sesiyle söylediği şarkılarla eşsiz bir renk kattı.

125. Yıl etkinlikleri oldukça güç koşullar altında yapıldı. 12 Eylül’ün postal ve palet sesleri hala kesilmemişti. Kenan Evren’in görev süresi sona eriyordu ama makamı boşaltıp boşaltmayacağı belli değildi. Turgut Özal’ın C.bşk. adaylığı konuşuluyordu ama aday olup olamayacağı, aday olabilirse seçtirilip seçtirilmeyeceği, seçilse bile makama geçip çalışmaya başlayıp başlayamayacağı konuşuluyor, tartışılıyordu.

Biz Dernek olarak yurt dışından kimseyi davet etme hakkına sahip olmadığımız için kurumsal olarak kimseyi davet etmemiştik. Yabancı uyruklu birini konuşmacı olarak konuşturmamız da söz konusu değildi. Çünkü ona göre gerekli izinleri almamıştık. Ama üyelerimizin özel konukları olarak yabancı uyruklu birilerinin toplantılarımıza katılacağı da belliydi ve en azından Çerkes konukseverliği gereğince onlara mutlaka söz vermemiz gerekiyordu. Söz versek bile onların Çerkesçe konuşmasına müsaade edilip edilmeyeceğinden emin değildik. Zira bir derneğin böylesi bir etkinlikte, Çerkesçe, Kürtçe vb bir dille konuşmak bir yana, teyp kasetiyle müzik dinletmesi bile yasaktı.

Tüm toplantı yerlerimiz, salonlarımız ve çevresi resmi-sivil polis kaynıyordu. Bize “yabancı uyrukluları konuşturamazsınız” diyebilirlerdi veya “Çerkesçe konuşturamazsınız, İngilizce, Arapça, Rusça vb konuşsunlar” diyebilirlerdi.

Rahmetli Süleyman’ın anlamlı ve etkili çağrısıyla büyük bir huşu içinde yapılan saygı duruşunun, yine rahmetli Süleyman’ın özlü seslenişi ve Başkan Aslan Arı’nın açış konuşmasından sonra ilk konuşmayı gelen konukların en yaşlısı olması hasebiyle Ürdün grubunun başkanı Emekli General ve Büyükelçi rahmetli Bırmamıt Fevvaz Mahir yaptı. O’nun engin deneyimiyle sahne arkasındaki Türk bayrağını askerce selamlaması, besmele çekerek söze başlaması, sözünün başında; “güzel dilinizi biliyor olsaydım size Türkçe hitap etmek isterdim ama bilmediğim için kendi anadilimle konuşacağım” demesi, önce yadırgansa da sonradan çok işimize yaradı. Çerkesçe yapılan konuşmaları ben Türkçe’ye çeviriyordum. Sahneden, Fevvaz Mahir önde, ben arkada indik. O yerine oturmaya yönelince bir polis beni kolumdan tutarak arkaya çekti. Büyük bir öfke ve kızgınlık içinde azarlamaya başladı: “Siz kimsiniz? Ne bu konuştuğunuz dil? Ne diyorsunuz? Ne yapmak istiyorsunuz? Kürtler yetmezmiş gibi bir de siz mi başımıza bela olacaksınız?..”

Polise gayet sakin ve fakat son derece kararlı biçimde cevap verdim: Bağırmayın lütfen. Devleti küçük düşürüyor, itibarına zarar veriyor, yüzüne kara çalıyor, suç işliyorsunuz... Çerkeslerin yaşadığı dünyanın 50 ülkesinin gözü kulağı şu anda burada, üstümüzde. Devletimizi dünyaya daha fazla rezil etmeyin. Zaten kim ne söylerse çeviriyorum. Siz de hepsini kaydediyorsunuz. Program bitsin, konukları yolcu edelim. Sonra ne isterseniz sorun, söyleyelim. Biz kaçmıyoruz, göçmüyoruz. Yerimiz yurdumuz belli. Ne zaman nereye çağırırsanız geliriz…

Aynı şekilde Başkan Aslan Arı da tedirgin edilmiş. Etkinlikten sonra Başkan olarak birkaç kez karakola davet edip sorgulamışlar. Ama işi daha ileriye götürmemişler. Zaten gerçekte sorgulamayı gerektirecek bir durum da yoktu.

Bundan sonra polis etkinlik boyunca kötü kötü bakışlarla her şeyimizi izleyip kaydetti ama bir daha bu şekilde fiili bir müdahale olmadı. Sanki her şey normal, süt limanmış gibi programımızı yürüttük. Bunu görüp duyan halkımız da yavaş yavaş kendini topladı, rahatladı, yüreklenmeye başladı. O kadar ki, bir toplu yemek programı için önce ya katılan olmazsa, salonu dolduramazsak, ekonomik olarak zarar eder, sıkıntıya düşersek kaygısıyla en fazla 125 kişi kapasiteli küçük bir lokanta kiralamıştık. Sonra talep o kadar çok oldu ki, ben bile konuklarımı götürüp yerlerine yerleştirdikten sonra dışarı çıkmak zorunda kalmış, bu tarihi toplu yemek programına katılamamıştım.

125. Yıl Çerkes Kültür Haftası tarihimizin en önemli dönüm noktalarından biri oldu.

Başta biz ve başka ülkelerden katılan konuklarımız, dünyanın değişik ülkelerine dağıtılmış Çerkesler olarak bir araya geldiğimiz takdirde ayrı ayrı sahip olduğumuzdan çok daha büyük bir ortak güç kazanabileceğimizi, bir sinerji yaratabileceğimizi, “birlikteysen güçlüsün: wuzequetme wulheşş” atasözümüzün ne kadar doğru olduğunu somut olarak görmüş olduk.

Bu ortak gözlem ve tespit çeşitli ortamlarda paylaşıldı. Deyim uygunsa 125. Yıl Çerkes Kültür Haftası etkinlikleri “titreyip kendimize gelmemiz” için bir kıvılcım oldu.

Önce 1990 yılında Hollanda’da yapılan hazırlık ve istişare toplantısına, sonra da 20 Mayıs 1991’de Nalçik’te Dünya Çerkes Birliği’nin kurulmasına somut bir ilk adım oldu.

 

Fahri Huvaj

Eğitimci, hukukçu, araştırmacı-yazar ve çevirmen

Ankara Kuzey Kafkasya Halk Kültür Derneği eski Başkanı,

Dünya Çerkes Birliği Eski Başkan Yardımcısı

 

BİLGİ / BELGE

  • Son Eklenenler
  • Çok Okunanlar
  • Rastgele