Bir Yazar Bir Eser: ÇERKES SÜRGÜNNAMESİ -Süha Baytekin

Salı, 30 Haziran 2020 18:52

“Yavaş yavaş uyandırın çocukları!” dedi, yutkundu.

“Zamanı geldi!” Kesik kesik öksürdü ve sustu.

Sözü uzatmaktan korktu.

Söylenecek başka bir şey de yoktu.

 

Bu kadar mı kolaydı?

 Bin yıllara, hayatlara, hayallere, bugüne ve geleceğe vurulan ölümcül darbe!

 “Zamanı geldi!” 

 

Kader denilen manzumede hükmünüzün yazıldığı iki kelime!

Bu kadar kolaydı işte.

“Ya gideceksiniz ya biteceksiniz!”

“Beş bin yıldır var oldukları, her karışında izlerini bıraktıkları, dağlarında emsalsiz atlarının nal sesleri yankılanan, ağaçlarında kamıl ve mızıka ezgileri dökülen, dökülürken genç kızların perilerle birlikte süzüldüğü, sevgiye ve kana doymuş bu onurlu topraklarda, nesiller boyunca verdikleri var olma savaşında yenilmişlerdi. Ama mert bir savaşın mağlubu oldukları söylenemezdi.”

Sürgün!

Ne kadar insafsız bir kelime!

Yer yabancı, dil yabancı, aldığınız nefes yabancı.

Nineler, dedeler, “Ah ölseydi keşke!” diyecekler.

“Keşke ölseydik de gömülseydik atalarımızın, evlatlarımızın koynuna!”

Ya o çocuklar?

Anasız, babasız, boynu bükük, yapayalnız çocuklar!

Yaşarken yok olacaklar!

Uyurken bile ayrılmayan Gupse ve Jan!

 

İki küçük kardeş, diğer anasız, babasız, sahipsiz kalan kardeşler gibi, önce sürgün çocukları için kurulan geçici yetimhaneye gönderildiler.

Evlatlık verilen Gupse, Trabzon’da kaldı.

Jan, İstanbul’daki başka bir yetimhaneye yollandı…

 

Küçük Gupse’nın, Trabzon’un tanınmış zahire tüccarlarından Muhsin Efendi’nin karısı Emine Hanım’ın elinde neler çektiğini, o küçücük kızın kimlik bunalımını gözyaşları içinde okuyacaksınız.

 

Küçük Jan’ın, Kafkasya’dan sürülen, savrulan ailesinden koparılarak İstanbul’da, Babıâli’nin saygın memurlarından Asaf Bey’in Kuzguncuk’taki konağında nasıl bir kimlik ve kültür değişimine uğradığını kabullenmek istemeyerek dinleyeceksiniz!

Gupse, nasıl Zehra oldu?

Jan, nasıl Ömer oldu?

 

Bu iki hikâye, çok üzecek sizi, yüreğiniz daralacak, nefesiniz tıkanacak, kahrolacaksınız!

“Bu nasıl bir kader!” diye çıldırırken kim bilir belki Süha Bey’e de isyan edeceksiniz, bu kadar acıyı sizlere yaşattığı için!

“Gideceksiniz!”  demişlerdi, düşmüşlerdi yollara.

 “Kapıyı kilitleyin!”demişti Huzbek’in babası.

“Anahtarları da iyi saklayın, fazla sürmez döneriz geri!”

Annesi, bir parça toprak alıp evlerine doğru serpmişti.

Ne okuduğunu ne yaptığını hiç sormadılar...

Sürgün!

İnsanı ne kadar ürperten bir kelime!

Gelecek birileri, sizi her şeyinizden koparacak.

Bin yıllardır ne varsa biriktirdiğiniz sizi siz yapan.

İtiraz hakkınız bile olmadan, insanlık dışı bir yolculuğa çıkacaksınız.

Başkalarının kararlarıyla,başkalarının zorlamalarıyla, başkalarının hesaplarıyla…

Maziniz mahzun ve biçare, şehitleriniz öksüz kalacak, geçmesin namert eline diye atlarınızı bile vuracaksınız!

 

Süha BAYTEKİN

Sizlere, “İnsanımıza, insanımızın gözüyle, insanımızı anlatmak için çabalıyorum!” diyen, duyarlı, donanımlı, yüreği sevgi ve duygu dolu güzel bir insanı, onun ince işçilikle oluşturduğu nefes nefese okunacak, okuduğunuza değecek bir kitabını tanıtmaya çalışacağım.

 

Süha BAYTEKİN, 1965 Almanya doğumlu.

İstanbul Haydarpaşa Lisesi, Marmara Üniversitesi Uluslararası İşletmecilik Fakültesi… Yüksek lisans ve doktora…

 

Koç Holdingve Hamoğlu Holding’de devam eden çalışma hayatı… 

Ve çok önemsediği, emekliliği olmayan bir görev: Çerkes toplumuna hizmet…

Zengin fotoğraf arşivi, sosyal medyada “geçmişimiz, bugünümüz ve yarınımız” ile ilgili yüzlerce deneme, makale… Aynı zamanda Jineps’te köşe yazarlığı.

 

Ve ilk kitap, 2017 “Diasporada Çerkes Olmak”

İkinci kitap, 2019 “Çerkes Sürgünnamesi”

 

Basılmayı bekleyen sıradaki kitaplar: “Kutsal Ay’ın Kızları”, “Kutsal Güneşin Çocukları” ve “Diasporik Hikâyeler”, “Serencam”

 

Yazarımızın şu ifadesi kayda değer: “Yazarken bir edebi kaygı, bir süsleme endişesi taşımıyorum. Ben, bilgi ve duygu harmanlamaya çalışıyorum!”

 

Sevgili Süha, biz de seni anlamaya, seninle düşünmeye, senin gibi duygulanmaya çalışacağız.

Tarih ve kültür özlü sözlerinlebizler de unutulmayan acıları, katlanılmaz sancıları, umudu birlikte yaşayacağız.

Daha çok okuyacak, daha çok sorgulayacak, daha çok ileriye bakacağız!

 

Bu tür güzel kitapların katkısıyla beyin fırtınaları oluşturacak, geçmişten gerekli dersleri alarak geleceğe birlikte yelken açacağız!

 

Göreceksin biz, acıda birleştiğimiz kadar başarıda da birleşeceğiz!

Biz artık acıları değil, mutluluk ve başarıları konuşacağız!

Bu kültürü birlikte yaşatacağız!

Değil mi ki gücümüz kültürümüz, kültürümüzse gücümüzdür!

 

“ÇERKES SÜRGÜNNAMESİ”HAKKINDA

Kitabın ön sözünde, yürekten geldiği her halinden belli, sıcak, samimi ifadeler var:

“Yazarken temel prensibim; halkımızın her kesiminin okuyup anlayacağı bir tarz ve üslup kullanmak. Edebi kaygılardan, süslemelerden olabildiğince uzak durarak bilgi ve duyguyu harmanlamak.

Tarihten, gerektiği kadar ve onu tahrif etmeden yararlanmak…”  

Bu samimiyete şapka çıkarılmaz mı?

 

 “Çerkes Sürgünnamesi” bir tarih kitabı mı, roman mı, hikâye mi?

Yazar buna da içtenlikle cevap veriyor:

 

BU KİTAP NİÇİN YAZILDI?

 

Yine kendisinden dinleyelim.

“Bu kitabı yazmamın belli başlı nedenleri şunlar:

Klasik tarih anlatımı çok değerli olsa da bu anlatımın, halkımızın kendi gerçeğini içselleştirmesinde yetersiz kaldığı düşüncesi.

 

Acılarla bir yerlere savrulmuş halkların kimlik bilincini canlandırma ve canlı tutmada ortak acıların en güçlü araçlardan biri olduğunu düşünüyor olmam.

“Sürgün” dediğimizde aklımıza hep “Büyük Sürgün”ün geliyor olması. Yine bizim insanımızın yaşadığı, derin izler bırakan Balkan Çerkesleri Sürgünü ve Gönen-Manyas Sürgünü’nü pek önemsemediğimiz düşüncesi.

 

Bilhassa üzerimizdeki etkisi hâlâ devam eden Gönen-Manyas Sürgünü söz konusu olduğunda yıllar boyunca yutkunmamız, dudaklarımızı ısırmamız ve susmamız.

Son olarak da kendi duygularımı soydaşlarımla paylaşmak istemem.

 

Bunu yaparken de, bu üç sürgünü yaşayan insanlarımızın yanında kendime yer açarak, onlarla birlikte yaşayıp, onların muhtemel duygularıyla kendi duygularımı bir araya getirip, bilgi ile de harmanlayıp okuyucuya aktarmayı amaçladım.

Gerçek hikâyeler kullandım çoğu zaman.

Ve kitabımı “İsimsiz mezarlarda yatanlara” ithaf ettim.”

 

SÜRGÜNNAME NEYİ ANLATIYOR?

"Çerkes Sürgünnamesi” bir halkın altmış yıl içinde art arda yaşadığı üç dramı anlatıyor:

Anavatan’dan sürülüş,

Balkanlardan sürülüş,  

Gönen-Manyas Sürgünü.

 

Sevgili Süha Baytekin, “Atalarından miras kalan toplumsal acıları, usule değil esasa odaklanarak olanca yoğunluğuyla okurlarına aktarabilme gayretinde.”

 

Kitap “İsimsiz mezarlarda yatanlara” ithaf edilmiş.

“Çünkü vatan uğruna verilen mücadelede, soykırım ve sürgünde, sürgün sonrası kamplarda, sokaklarda, tarlalarda, çayırlarda, iskân için dağıtım yapılırken yollarda, Osmanlının savaştığı her cephede, bastırılması gereken her isyanda, Kurtuluş Savaşı’nda, Gönen-Manyas sürgününde, dağda, bayırda, velhasıl her yerde o kadar çok isimsiz mezarları var ki...”

 

“Bu masum ve mazlum, ama her zaman kahraman ve onurlu insanları daha iyi anlamak için yapılmış samimi bir çalışma “Çerkes Sürgünnamesi”

Geri dönmedi minik Nefin!

Bir daha kimse görmedi.

Sır oldu, sır kaldı.

Köle tüccarları kaçırmış denilen diğer iki küçük çocuk gibi!

Siz bilir misiniz çaresizlik nasıl bir şeydir?

 

Gözbebeğimiz, evladınız bir anda yok olur, dilinizi anlayamayan dağlara, bayırlara sorar uçan kuştan medet umarsınız.

 

“Yaşıyor mu, nereye götürüldü, kimin yanında,ne halde?” diye kahrolmaktan ve avare bir koşuşturmadan başka hiçbir şey gelmez elimizden!

Uykusuz bir gece daha sona eriyordu ama diğerlerinden farklıydı bu gece. Bin yıllardır satır satır yazılan destana konulan nokta, bu topraklarda yaşanacak son mutlu ve en kederli gece.

Köy çeşmesinin başı kalabalıktı...

Delikanlı bekledi, at bekledi, Naxo bekledi, kızlar sırayla doldurdular güğümlerini; Fatımet’in güğümlerinin dolması biraz uzunca sürdü her nedense.

Delikanlı gülümsedi, utanır gibi oldu Fatımet, sanki diğer kızlar da fısıldaşıp gülüşmüşlerdi galiba...

Evlendiler!

Yaşayanlardan af dilemek için olsa gerek, onca acının arasına ışıltılı küçük güzel şeyler de serpiştirilir!

Gençliğinde işlediği göz nuru çeyizlerinden bir şeyler sıkıştırmıştı bohçalarından birine.

Jan, doğduğunda aile damgasının işlendiği deri parçasını nereden geldiğini hiç hatırlamadığı sedef kakma bir kutunun içinde saklıyordu. Onu da koymuştu bohçalardan birinin içindeki giyeceklerin arasına. On üç yaşına geldiğinde bileklik haline getirilip Jan’ın koluna takılacak ömür boyu çıkmayacak da kısmetse!

 

GÖNEN-MANYAS SÜRGÜNÜ

“Gidiyorsunuz!” dediler ve onlar, baştan başlayarak sımsıkı tutunmak zorunda oldukları, hiç de öyle güllük gülistanlık olmayan yaşamlarını arkalarında bırakıp yeni bilinmezliklere doğru yola çıktılar!

 

Kutsal ocakları bir kez daha söndü.

Bu sürgün, bir bakıma büyük sürgün kadar yaralayıcıdır!

Büyük sürgünde Çerkeslerin var olan hayatları ellerinden alındı.

 

Balkan Çerkesleri sürgününde ise vatanlarından koparılarak bir avuç buğday gibi rastgele serpiştirilip de düştükleri topraklarda kanlarıyla, alın terleri ile bağırlarına taş basıp ümitlerine ve hayallerine sarılarak yoktan var ettikleri iğreti hayatlarına el kondu.

 

Çerkesler, büyük sürgünden on dört yıl sonra bambaşka diyarlarda dönüşü olmayan yeni başlangıçlara mecbur bırakıldı.

 

Gönen Manyas Çerkesleri, oraya buraya dağıtıldılar.

“Haydi bakalım!” dediler.

 “Yaşayın yaşayabiliyorsanız!”kim bilir gevrek gevrek gülmüşlerdir de belki.

Bir araya gelemediler, dertleşemediler, hallerine birlikte ağlayamadılar, varsa eğer paylaşamadılar bir lokma ekmeklerini, destek olamadılar birbirlerine…

 

Üzerlerine yokluk çullandı heyula gibi.

Hayâsızca gasp ettiler çocukların dupduru gülümsemelerini.

Lekesiz kalplerine hayatları boyunca sürecek inatçı bir korku saldılar.

Yalnız geçmişi ve bugünü değil geleceğe de haciz koydular!

“Falanca köylüler, toparlanın gidiyorsunuz!”

Çağrılan köylüler, hayvan vagonlarında tıkıştırılacak nereye olduğunu bilmedikleri, günlerce sürecek bir yolculuğa çıkacaklardı.

 

İşte yine bir benzerlik! Köhne teknelerin ve mavnaların yerini alan hayvan vagonları.

Kaybolmasın diye entarisinin içine diktiği bir cebe özenle sakladı anahtarı.

Kimseye bırakmadı içinde Nefin’in gizli gizli kokladığı giysileri olan küçük bohçayı.

Sürülmekle bitmez sürgün, tekrar tekrar sürünürsünüz oradan oraya.

Orası olmaz buraya, burası olmaz oraya.

 

Derler ki “Toplanın gidiyorsunuz bir başka yere!” ailenizin bir kısmını yakınlara, bir kısmını çok uzaklara!

Zaten dağılmış olan yüreğinizle, belki de bir daha birbirimizi görmek üzere.

 

                                                                                                                                                                                                                                      

 

“Çerkes Sürgünnamesi” APRA yayıncılık tarafından yayımlandı. (İstanbul -2019)

Kitap, üç ana bölüm ve birçok başlıktan oluşuyor:

 

Büyük Sürgün

  • Goşenay ve Kuğay’ın Hikâyesi
  • Atlarını Vurmuşlardı
  • Fatımet Guaşe
  • Karadeniz’e Yolculuk
  • Asırlarca Süren Bekleyiş
  •  Vatana Veda
  • Halifenin Kutlu Topraklarına Selam
  • Tarumar Olan Yaşamlar
  • Ya O Çocuklar
  • Gupse ya da Zehra
  • Jan ya da Ömer

 

Balkan Çerkesleri Sürgünü

  • Balkanlara Yolculuk
  • Yeni Bir Yaşama Doğru
  • Herşeye Rağmen Umut
  • Ve Kutsal Ocak Bir Kez Daha Söndü

 

Gönen Manyas Sürgünü

  • Zulüm Başlıyor
  • Talan Edilen Yaşamlar
  • İnsanlık Utandı Yaşananlardan
  • Mızıka Çalmam Yasaklandı…

 

BU ESERDE DİPNOTLAR ÇOK ÖNEMLİ

 

Yukarıda da bahsettiğim gibi bu eser adeta bir “xabze” kitabı, bir tarih kitabı, bir roman, bir hikâye hatta bir anı kitabı.

Kitapta bu tatların hepsini tatmak mümkün.

 

Ayrıca ben, dipnotları bu kadarönemli, etkili olan az eser okudum desem yalan olmaz.

“Çerkes Sürgünnamesi” nin dipnotlarıyla “Adıge xabze”yi öğrenmek, K. Kafkas tarihiyle bütünleşmek mümkün.

 

Sayın Baytekin, dip notları tam da amacına uygun ve çok etkili kullanmış.

 

Sevgili okurlar, sakın dipnotları asla atlamayın hatta göz ucuyla da okumayın, zira dipnotlarda bir nizam- intizam manzumesi, bir tarih, bir kültür gizli.

 

Süha Bey, kitabın son sözünde şu ifadeleri kullanıyor:

“Kitapta geçen karakterlerle birlikte yüreğiniz daraldıysa, arada sırada dolduysa gözleriniz, birkaç şeyi de öğrenmenize vesile olabildiysem bu kitap amacına ulaşmış demektir.”

 

Ben de diyorum ki Sevgili Süha, eserin her yerinde çok samimi ve duygu dolu ifadeler kullandın! Esere, yüreğini kattın!

Kitabı, nefes almadan soluk soluğa okumak zorunda bıraktın!

 

İlk sayfalarda sıktım kendimi iyiden iyiye, gözyaşlarımı dizginledim.

Ama ilerleyen sayfalarda bıraktım kendimi, duygularım kabardıkça kabardı, gözyaşlarım aktı, aktı…

Bu çalışma amacına ulaştı, müsterih olabilirsin!

Emeklerin asla zayi olmadı, olmayacak!

İyi ki varsın!

İyi ki bu güzel eserle toplumumuzun idrakine sundun!

 

Sevgili Süha, ben de sizinle ve acılarla dolu hayat hikâyesini anlattığın talihsiz, kadersiz karakterlerle birlikte indim Karadeniz’e!

Uyanamadığım bir kâbus gibi geçen aylarca ufuklara dikip gözlerimi uzaklarda belirecek bir gemiyi bekledim sizinle.

 

Goşenay’ı sonsuzluğa uğurlarken dizlerinin üzerine çöktüğünde Kuğay, yanında olup onu teselli etmek isteyenlerden biri de bendim.

 

Gupse ve Jan yaşamın dehlizlerinde kaybolup gittiklerinde ben de sizin gibi düşmek istedim peşlerine…

Hep sağlık ve huzur içinde kal!

Yeni kitapları heyecanla bekliyoruz!

 

İnanıyorum ki toplum ve kültür duyarlılığı içinde olan herkes, bu güzel eserin hakkını verecektir.

 

“Çerkes Sürgünnamesi” nin çok kişiye ulaşması, çok kişi tarafından okunması, eserden toplumumuzun azami derecede istifade etmesi temennisiyle...

 

Selam ve sevgilerimle.

 

                                                                                                                                      

 

 

                                                                                                                                            

 

 

KÖŞE BUCAK YAZILARI

  • Son Eklenenler
  • Çok Okunanlar
  • Rastgele